Adalet tanrıçası ‘Themis’ten ‘saray adaleti’ne

7
                        Adalet birçok felsefik, akademik ve hukuki tartışmanın ana eksenini oluşturmaktadır. Bu konuda birçok tanımlama olmasına rağmen, “Adalet bir bireyi, topluluğun ya da toplumun haklarıyla başka toplum, topluluk ya da bireylerin hakları arasında bir uyumu, eşitlik ve yahut dengeyi ifade eder” tanımı en doğrusudur. Bunun yanında tarihin ilk dönemlerinden beri birey adaleti, insanlar açısından adil olma, adil davranma olarak anlatılagelmekte ve insan açısından bir erdem olarak kabul edilmektedir. Ancak erkek egemen tarihin başlangıcından günümüze ezilen-sömürülen kesimler ve kadınlar açısından bu erdemden yararlanılması söz konusu olmamıştır. Bu süreçte adalet terazisinin kefesi her zaman güçlüden, egemenden ve erkekten yana ağır basmıştır. Gücü elinde bulunduran egemenler bu doğal dengeyi ters yüz edip çıkarları doğrultusunda bozuk teraziyle toplumda adalet illüzyonu oluşturmuşlardır.

Adalet illüzyonu

Türkiye açısından her dönem iktidarlar, bir taraftan adaletin egemenler tarihi öncesi erdeminden dem vururken bozuk teraziyle adalet illüzyonu oluşturma nimetinden asla vazgeçmemişlerdir. Hukukta adaletsizlikten, kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin doğurduğu adaletsizliğe, gelirde adaletsizlikten diller arasındaki adaletsizliğe, topluluklar/bireyler arasında yaratılan adaletsizlikten doğaya egemen olma yaklaşımının doğurduğu adaletsizliğe ve inançlar arasında yaratılan adaletsizliğe… Daha uzayabilecek bu listeye karşı mücadele ile yola çıktığını ifade eden birçok iktidar, gücü elinde topladıkça terazinin dengesini biraz daha bozma ve adalet illüzyonunu biraz daha artırma yolunu seçmişlerdir. Bunun en son ve en uzun süreli olanı AKP iktidarı, her gün biraz daha bu dengeyi altüst etmiştir. AKP döneminde, özellikle kadınlar açısından adalet mumla aranır hale gelmiştir. Bırakalım en eski erdem olan adaletin uygulanması, kapitalist modernitenin sınırlarını güç ve siyaset dengelerine göre belirlendiği hukuk dahi kadınlar açısından uygulanmaz hale gelmiştir. Özellikle 2015 tarihinden bu yana Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünden vazgeçilerek güvenlikçi politikalarla çözümün esas alınmasıyla birlikte militarist, dinci, cinsiyetçi ve tekçi siyaset ana eksen haline gelmiştir. Bütün dünyadan kapitalizm krizi olarak tanımlanan ancak egemenler açısından fırsata çevrilen pandemi ile beraber bütün dünyada olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da da kadınlar aleyhine bir süreç haline getirilmiştir.

Var olan da lağvedildi

Bırakın ülkenin tümünde tek bir şehirde bir günde en az 3 kadın öldürülürken, pandemi bahanesiyle çıkartılan ve adına infaz yasası denilen ancak kadına, çocuğa karşı suç işleyenlere, çetelere-mafyalara örtülü af çıkartan iktidar, kendini savunmak zorunda kalan kadınları müebbetle yargılamaktadır. Kadınları her türlü erkek şiddetinden koruyan mekanizmaları pandemiyi bir lütuf olarak kullanarak tabiri yerindeyse lağvetti. Bırakın gerçek adaleti sağlamayı imzalamış olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtı, 6284 sayılı kanunu uygulamaktan imtina etti. Kadınlar şiddet ortamlarından tam da herkese “Evde kalın” çağrıları yapıldığı ve kadınların en fazla şiddet gördüğü evlerin içiyken sığınma evlerine kabul şartlarını daha da zor hale getirdi. Erkek egemen bakış açısıyla donatılmış yargı bütün canlıların da doğalında var olan kendini savunma refleksini, özsavunma hakkını yok sayarak kadınlara “Biz sizi savunmayız, siz de kendinizi savunamazsınız, kendinizi savunduğunuz anda sizi ölmekten beter ederim” yaklaşımı sergilemektedir.

Kadın için adalet

Türkiye’de hangi şehre giderseniz gidin adliye saraylarında adalet tanrıçası Themis heykelini görme olasılığınız ne kadar yüksekse, adliye binaları içerisinde adaleti bulmanız da o kadar düşük bir olasılıktır. Hele “kadınlar için adalet” tarihin en eski çağlarında, mitlerde, efsanelerde kalmış gibi. Ancak kadın mücadelesi de neredeyse bu dengelerin ters yüz edilmesiyle paralel ilerler. Rozalardan Claralara, Saralardan Zarifelere, Sebahatlara, Gültanlara, Figenlere, Leylalara, Ayşelere… Egemenler her dönem kadın mücadelesini kendisine bir tehlike olarak görmüş ve kadın mücadelesine saldırmıştır. Ortaçağ’da cadı denilerek yakılan kadınlardan, ABD’de fabrikada katledilen kadınlara, Dominik Cumhuriyeti’nde tecavüz edildikten sonra katledilen kadınlardan Şengal’de köle pazarlarında satılan kadınlara, Silopi’de, Paris’te katledilen kadınlardan bugün ataerki ile mücadele ediyor denilerek cezaevlerinden rehin tutulan kadınlara, işi için, aşı için, seçme seçilme hakkı için, kimliği için, inancını özgürce yaşamak için, dilini özgürce konuşmak, özgür ve eşit koşullarda yaşamak için amansız, haklı ve en meşru mücadeleyi vermekten bir an bile vazgeçmemişlerdir. Tam da bu nedende AKP-MHP erkek yargısı tekçi rejimin karşısında en büyük bariyer olarak gördüğü kadınları teslim alarak toplumu teslim almaya çalışmaktadır. Kadınlar bu süreçte erkek egemenliği ile mücadelesini sadece eleştirerek değil, başka bir alternatifin olduğu ve bunu kurabileceklerini, eşbaşkanlık sisteminin uygulandığı kadın özgürlükçü belediyelerle bir kez daha ispatlamışlardır. Yüzlerce kadın 8 Martlarda, 25 Kasımlarda alanlarda meydanlarda eşit ve özgür bir yaşam talep ettikleri ve erkek-devlet şiddetine isyan ettikleri, eşbaşkanlık sistemi ile alternatif yaşamı ördükleri için yargılanmaya çalışılıyor. Ancak adalet dağıtma kudreti olmayan AKP-MHP erkek yargısı, kadınların mücadelesini yargılama kudretine de hiçbir zaman sahip olmadı, sahip olamaz. Türlü hilelerle kadınları rehin alabilir ancak mücadeleden alıkoyamaz, cezaevinde bulunan binlerce yoldaşımız bunun en açık örneğidirler. Tam da bu nedenle onların da sesi olacağız ve dışarıda “Kadın Mücadelesi Yargılanamaz”, “Siyasi Kadın Tutsaklara Özgürlük” haykırışını yükseltmeye, mücadele etmeye devam edeceğiz.

Nan’a muhtaç edilmek

Yargının yarattığı adaletsizliğin düzenin sadece bir kısmı olduğu aşikâr. Özellikle AKP-MHP ittifakı döneminde savaşın derinleştirilmesi, var olan bütçenin büyük çoğunluğunun savaşa ve savunmaya yatırılması büyük bir ekonomik krizi de beraberinde getirdi. Pandemiyle beraber bu kriz daha görünür hale gelerek büyük bir buhran yarattı. Yoksul ile zengin olan arasındaki makasın her geçen gün daha da açıldığı, iktidarın yandaşını ihya ederken yoksula çay simit hesabı yaptırdığı, KHK ile binlerce emekçiyi işinden ettiği, intiharların gün geçtikçe arttığı bu süreçte yoksulun da yoksulu kadınlar oldu. Kürdistan’da ve Kürt kadınlarında bu yoksulluk hali daha da görünür hale geldi. Tarımın ilk defa yapıldığı yer olan Mezopotamya topraklarında özellikle 90’lı yıllarda köy boşaltmaları sonucunda topraklarından edilen Kürt halkı metropollerde düşük ücret ve güvencesiz bir biçimde tekstil işçisi ya da mevsimlik işçi olarak çalışmak zorunda bırakıldı. Hayvancılıkla geçimini sağlayanlar ise savaş siyasetinin bir parçası olarak uygulanan yayla yasakları nedeniyle büyük bir zorluk yaşamışlardır. Sömürge hukukunun her gün derinleştirilmesiyle tabiri yerindeyse “Nan ülkesinde Nan’a” muhtaç etme siyaseti yürütülmektedir. İktidarın yürüttüğü cinsiyetçi ekonomi politikaları nedeniyle görece olağan koşullarda merdiven altı, ucuz iş gücü olarak çalışan kadınlar pandemi sürecinde de ilk gözden çıkartılanlar oldu. Kadınlar yoksullaştıkça iktidar sosyal yardım adı altında kadınları eve kapatan cinsiyetçi iş bölümünü pekiştiren uygulamaları devreye koymaktan başkaca bir politika üretmedi, üretmek istemedi. Ancak bunun karşısında kadınlar işçi direnişlerinin en önünde saf tuttu ve eşit işe eş değer ücret talebinden vazgeçmedi. Bu talebi yükseltmek için işi ve emeği için mücadele eden kadınlar için adalet demek üzere meydanlarda olacağız.

İşte tam da bu yüzden HDP Kadın Meclisi olarak, karanlığın dehlizlerinde kalan gerçek adaleti açığa çıkarma iddiasıyla 10 Şubat’ta Ankara’da “Kadınlar İçin Adalet” kampanyamızı başlattık. Her alanda kadınlara ulaşarak bu arayışımızdan vazgeçmeyeceğimizi yüksek sesle haykırmaya devam edeceğiz.

*HDP Kadın Meclisi Sözcüsü

Yorum Yaz