Vazgeçmeyeceğiz…

2
                        2020 geride kalmış göründe de siyasi çözümsüzlüğün krizlerin derinleştiği pandeminin iktidarın imdadına yetiştiği bir yıl olarak etkileri ile yaşıyor. İktidar korona virüsün katkısı ile rahatlayıp kendi yazıp oynadığı “başarı” hikayeleri ile devam ediyor. Siyaset toz duman. Ülkenin yönetiminde olanlar bir yandan krizleri kendi varoluşları için sürdürürken kendine muhalif olanlara saldırarak sadece algı yaratma-saldırı siyaseti ile ülke yönetiyor. Yarattıkları algının yazdıkları / oynadıkları hikayenin toplumda karışıklık bulmasından yararlanıyorlar. Devletin ve iktidarın içindeki tek tük işini doğru yürütenlerin etkisi de ne yazık ki yeterli olmuyor.

Bu gidişi durduracak tersine çevirecek olanın ne olduğunu ise aslında hepimiz biliyoruz. Biziz o panzehir. Birlikteliğimiz ve dayanışmamızın gücü kıracaktır bu gidişi. Bundan eminiz.

Ama gerçek olan şu ki iktidarın algı politikalarına verdiğimiz katkı ile bizler de bu gidişatın sorumlusuyuz. Bizler değimliyiz birilerimiz öteki kılınırken kendimizi makbul sayan. Ve hala biz değil miyiz başımıza gelinceye kadar algının ezberlerinden öteye gidemeyen. Bugün evlerde cezaevlerinde hastanelerde tutsağız. Bizler betonlarda tükenirken yaşam sermayenin / iktidarın çarklarına sıkışmış durumda.

Bugün evimizin yamacına kadar gelen çatımızı başımıza yıkan, dereleri ormanları meraları yok eden enerji santralleri, taş ocakları, madenler bize bu kadar yaklaşmadan önce (ve aslında hala) bizler değil miyiz “karşı değiliz ama buraya yapılmasın” diyen.

Köyün ötesinde bir yerlerde taş ocakları HES’ler yapılırken umursamayıp, köyümüzün çeşmesinden sular kaçtığında başımıza geleni kavrayan; ve hala biz değil miyiz ormanlar meralar betona madenlere dönüştürülürken sular şirketler tarafından tutsak edilip doğal akışından koparılırken sanayilerin, madenlerin, termik santrallerinin halkların bir ayda kullandığı suyu birkaç saatte kullandığını görmeyen, yer altı sularının azalmasına derelerin kurumasına, deltaların erimesine canlı türlerinin azalmasına şaşıran. Yapanı değil, nedeni değil, sonucu gören bizleriz dostlar. Bizler aklımıza değil hikayelere inandıkça yaşama siyasetin saldırısı daha da şiddetlenecek.

Tüm bunlara rağmen mutlaka başaracağız. Siyasi iktidarın yarattığı algıları kıracağız. Önce kendimizi özgürleştireceğiz. Amasız/ fakatsız yan yana gelip hayatı yaşanabilir kılacağız.

Kasım 2020 de siyasi iktidarın ormandan tarımdan sorumlu bakanı susuzluğun çaresini bulduklarını açıkladı. Yer altı barajları ile suyun buharlaşmasını önleyeceklermiş. Sular “boşa” akmayacakmış. “Boş”a nereye akıyor acaba? Bakan anlayamayanlar için açıklama da yaptı. “Sifon gibi düşünün” dedi. Lavabonun altına işaret etti. Yukarıdan akıp alttan tutulacakmış. Sanırım anlasınız!  Trakya’dan başlayıp 153 tane yapılacakmış. Kuraklığa çare açıklamaları gelmeye devam ediyor. Doğudan batıya su taşıyacaklarmış. Yeşil ırmağın derelerini yan vadiye aktardıkları gibi Melen’in suyunu İstanbul’a taşıdıkları gibi, Kızıl ırmağın suyunu Ankara’ya Akdeniz’in derelerinin çağlayanların suyunu Kıbrıs’a taşıdıkları gibi Fırat – Dicle’nin sularını batıya taşınabileceğini önerenler mi istersiniz; belediye başkanları “bilim” insanları dahil evlerde suyu az kullanmamızın yöntemlerini anlatanlar mı istersiniz, tarımı mahkum edip daha az su kullanacak tarım ürünlerini açıklayan kapitalist STK temsilcileri mi dersiniz, barajlarda su seviyesini yüzdelik olarak haber programlarında veren TV kanalları mı istersiniz, 2009’da Dünya Su Konseyi İstanbul’a geldiğinde olduğu gibi yaşadığımız filmi yeniden vizyona soktular.

Dünya’nın oluşumundan beri meğer boşa akmakta olan sular 2009’dan sonra hızla doğal akışından koparılıp pınarından alınıp şişelendi, barajlandı, kanallara hapsedildi; şirketlerin sermayesine eklendi.

Bizler bu topraklarda yaşayan halklar iktidar ve yandaşlarının akıl dışı sözlerine artık kanmıyoruz. Yaşama / yaşam alanlarına nasıl saldırdıklarına doğal sistemleri nasıl yok ettiklerine tanığız.

Her yok olan orman mera tarım alanı tutuklanan dere, sermayeye sunulan yaşam; hepimiz için, tüm canlılar için yaşamın sonu demek biliyoruz. Kuruyan göllerden derelerden yok olan türlerden biz sorumlu değiliz. Yaşamımız için gereken sudan (günde kişi başı en az 1.5 L.den) daha azını kullanıp hasta olmayacağız, yaşam alanlarına sermaye saldırılarına da izin vermeyeceğiz.

Ne İda Dağlarından ne Mezopotamya Havzasından vazgeçeceğiz. Ne Yeşilırmak vadisinden, ne kanal İstanbul safsatasına kurban gitmesi planlanan Küçükçekmece Legün’ünden ne Istranca’lardan, kuzey ormanlarından, kuzey sulak alanlarından vaz geçeğiz.

Yan yana gelip yaşamı savunmaktan geri adım atmayacağız…

                                                                                                                                                                                                                                                                                                Beyza Üstün                                                            

Yorum Yaz