‘Gizlilik’ sorunu Firmin Debrabander*

3

Bizi dikizleyen hükümet ve korporasyonlar, kendi verilerini ve mahremiyetini sağlamakla yükümlü yalnız bir bireyden daha iyi bir şey istemezler. Mahremiyete yönelik mevcut tehdit, kolektif bir yanıt gerektirir

Bizi dikizleyen hükümet ve korporasyonlar, kendi verilerini ve mahremiyetini sağlamakla yükümlü yalnız bir bireyden daha iyi bir şey istemezler. Sivil özgürlükleri ancak kolektif hareket güvence altına alabilir. Gizlilik, Covid-19’un bir diğer büyük zayiatı gibi görünüyor. Pandemi, dijital platformlara olan bağımlılığımızı artırırken doğal olarak verilerimiz daha da savunmasız bir hale geldi. Okullar çevrim içi eğitim verirken iş gücünün yarısı evde uzaktan çalışıyor ve insanlar alışveriş için dijital pazara gün geçtikçe daha çok yönelmeye başlıyor. Tanık olduğumuz dijital yenilik ve değişikliklerin çoğu, sosyal ve ekonomik yaşamı köklü bir şekilde değiştirirken gizliliği değersizleştirdi.

Çin modeli

Dahası, aşı geliştirme çalışmaları uzayıp giderken ve ülkeler tüm sektörleri açıp açmama konusunda endişe yaşarken Çin modeli göz kırpıyor. Hastalığın ilk merkez üssü olan Wuhan’da iş yerleri açık ve normale döndü. Çin, diğer birçok taktiğin yanı sıra, karantinayı sağlamak için insanların kapılarına kameralar yerleştirerek ve sıkı gözetlemeler yaparak hastalığı kontrol altına aldı ve etkileyici bir temaslı takip sistemi sağlamak için uçsuz bucaksız ülkenin tüm yerleşim alanlarında insanları dijital olarak izlemenin diğer biçimlerini modelledi.

Çin’in başarısını taklit etmeye hevesli ABD teknoloji firmaları, enfekte birinin yakınında olup olmadığınızı ve dolayısıyla tecrit gerekip gerekmediğini gösteren akıllı telefon uygulamaları geliştiriyor. Covid-19 için geliştirilen gözetleme uygulamalarının çoğu kalıcı hale gelecek ve küresel çaplı bir karantinadan endişe duyan birçok insanın bundan rahatsız olmayacağına bahse girerim.

Mahremiyetin önemi

İnsan hakları savunucuları, haklı olarak, bu gelişmelerden endişe duyuyorlar. Mahremiyetimize daha kıskanç bir şekilde sahip çıkmamız gerektiğini vurguluyorlar. Dijital ekonominin çılgınlığına ve hızına kapılmış, pek çok avantajı ve rahatlığından başı dönmüş bizler, başka bir salgını önlemek adına gözetlenmeyi kabul ederek mahremiyetin demokrasi ve özgürlük için ne kadar gerekli olduğunu görmezden geliyoruz.

Özgürlükçüler ısrarla; güvende hissetmek, bazılarına ters veya ağır gelen fikirlerimizi özgürce düşünmek için mahremiyete ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Özgürlüğün kapsamını genişleten hususlar tartışmalı fikirlerle alevlenir ve daha sonra da kabul görür. Eğer mahremiyet ihlal edilmezse, insanlar kendilerini özgürce düşünen, kendi kaderini tayin eden bireyler olarak baskı altında değil de hür iradeli kişiler olarak hissedeceklerdir.

Ancak gizlilik savunucuları, korumayı amaçladıkları özgürlüklere ve bireysel tüketicilere verileri üzerinde daha fazla kontrol sağlayarak zarar veren bir konuyu büyük ölçüde onaylar. Bizi gözetlemek için yatırım yapan kurumsal devler ve hükümetler de bu konuda kendi mahremiyetini sağlamakla yükümlü yalnız bireyler olarak bizi, bölük pörçük görmekten başka bir şey istemezler.

Bireycilik ve mahremiyet

Gizlilik savunucuları, Avrupa Birliği’nin Genel Veri Koruma Tüzüğü’nü (GDPR) 2018 yılında yürürlüğe koymasından memnuniyet duydu ve bunu dijital çağda bireysel hakları savunmayı amaçlayan diğer liberal demokrasiler için bir model olarak lanse etti. GDPR; şirketlere neden insanların verilerini toplayıp işlediklerini, bu verileri ne kadar süreyle saklayacaklarını ve bu süre boyunca nasıl koruyacaklarını açıklayan belgeler sağlamalarını zorunlu hale getirdi.

Tüketicilerden artık şirketlerin web sitelerine girmeden önce bu tür belgeleri gözden geçirmeleri isteniyor. (Amerika Birleşik Devletleri’nde, yalnızca web sitesini ziyaret ettikten sonra vazgeçebiliriz.) GDPR; dijital evrende dolaşırken veri toplamayı, sonra düşünülmesi gereken bir şey haline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu şekilde, verilerimizi paylaşırken daha anlayışlı olabiliriz.

Sorun şu ki veri toplama ve analiziyle uğraşan endüstri olan Big Data bilimi, giderek daha gizemli bir hale geliyor. Bireyler, verilerinin nasıl kullanıldığını anlama ve ayırt etme konusunda makul bir şekilde bilgilendirilmiyor.

Birkaç örnek

Birkaç aydınlatıcı örneği ele alalım. 2012 yılında, Target şirketinin hamile müşterilere yönelik daha etkili pazarlama yapabilmek için ikinci üç aylık döneme ne zaman girdiklerini belirleyebildiğine yönelik haberleri ortaya çıktı. Target’in veri analistleri bunu nasıl çözdü? Birlikte veya birbiri ardına satın alındığında, bir kişinin hamile olduğunu saptayan bir ürün grubu belirlediler.

Bunlar, bebek bezi veya beşik gibi insanların son günlere yakın aldıkları bariz ürünler değildi. Target hamilelikleri erkenden bilmek istedi; hamileliği ele veren ürünler arasında losyonlar, pamuk topları ve multivitaminler vardı. Target’in analistleri tüm bunları çözmekte o kadar başarılı oldular ki, bir kadının doğum yapacağı tarihi birkaç günlük farkla tahmin edebildiler.

Talihsiz bir vaka örneğinde, adamın biri genç kızının bebek ürünleriyle ilgili aldığı kuponları şikâyet etmek için mağazaya baskın yaparak şirketin “kızını hamileliğe özendirmeye çalışıp çalışmadığını” sordu. Mağaza müdürü özür diledi, ancak adam birkaç gün sonra kızının gerçekten hamile olduğunu bildirmek için geri aradı. Özetle Target, durumu kendisinden önce biliyordu.

Telefon verileri

Veri analistlerinin güvenilirliğimizi akıllı telefon davranışlarımızdan belirlediğini de unutmayın. Telefonun pilini ne sıklıkta değiştirdiğimize, kaç mesaj aldığımıza, telefon görüşmelerine cevap vermede istekli olup olmadığımıza ve rehberimizde kaç kişi olduğuna dikkat ediyorlar. Big Data’nın bu gidişle bizim verilerimize bile ihtiyacı olmayacak, metadata yani verilerimizin verilerine ihtiyacı olacak. Analistler, yalnızca iletişim ve dijital davranış biçimimizden çok şey öğrenebileceklerine inanıyorlar.

Teknoloji uzmanı Shoshana Zuboff, bir sigorta şirketinin kısa süre içinde priminizi nasıl belirlediğinden bahsetti. “Ne yazdığınızdan ziyade nasıl yazdığınıza, cümlelerin içinde yazılandan ziyade cümlelerin uzunluğuna ve karmaşıklığına, listede yer alanlardan ziyade listenin kendisine, paylaşılan fotoğraftan ziyade tercih edilen filtre seçimi ve doygunluk derecesine, yaptığımız açıklamalardan ziyade priminiz, nasıl paylaşım yapıp veya yapmadığınıza bakarak kısa süre içinde belirlenebilir.”

Casusların hakkınızda her şeyi öğrenmesi için çevrim içi olmanıza bile gerek yoktur. Facebook, yalnızca sosyal medya platformunda varlık gösteren kişilerin gölge hesaplarını derleyip sıralar.

Kolektif eylem ihtiyacı

Veri toplama ve analizi konusunda endişelenmeliyiz, çünkü casuslara bizim üzerimizden muazzam bir güç elde etme potansiyeli sunuyoruz. Hassas kişisel bilgilerle donanmış, biz daha istediğimizi bile bilmeden ne istediğimizi bilerek bizi etkileyebilir, manipüle edebilir veya baskılayabilir ve özgürlüğümüzü çalmasa bile baltalayabilir. Ancak gizlilik düzenlemeleri bu tehdidi ortadan kaldırmak için zayıf bir araçtır.

AB’nin düzenlemeleri, bireysel ve kurumsal casuslar arasında bir eşitlik yanılsaması sunuyor; aslı astarı olmasa da bir sonraki adımlarının ne olduğunu bildiğimi öne sürüyorlar. Benden neyin, ne amaçla, hangi amaçla sorulduğunu bildiğimi öne sürerek, rasyonel özerk rıza illüzyonunu sunuyorlar. Aslında hiçbir fikrimiz yok. Big Data bilimi, hayal gücümüzün çok ötesindedir.

Bu tür düzenlemeler, siyaset teorisyeni Wendy Brown’ın “sorumluluk alma” dediği şeyi anımsatıyor: Bunu yapmak için çok az imkânımız olsa bile, özgürlüğümüzü ve refahımızı savunmak için bireylere sorumluluk yükleme çabası. Bu arada, gerçek güce sahip olanlar sınırlanmadan kalır.

Örgütlü yanıt

Mahremiyete yönelik mevcut tehdit, kolektif bir yanıt gerektirir. Hem şirketlere hem de hükümete karşı koyabilen örgütlü bir güç gerektirir. Bireysel gizliliği savunmaya yönelik çağrılar, bizi güçlü casuslara karşı ortak dayanışma inşa etme bilincinden uzaklaştırır.

İşçi sendikalarının yükselişi önemli bir örnektir. 1930’larda General Motors, Michigan Flint’i demir yumrukla yönetti ve sendika faaliyetlerini ezdi. Bir işçi, GM hakkında şikâyet ederken “Bu kasabayı o kadar tam anlamıyla yönetip, kendi iyiliği için o kadar iyi propaganda yaptı ki artık burada kimse konuşmuyor bile. Hiç özgürlüğün yok. Bir birliğe üye olarak bir ruha soluk bile veremezdiniz. O ruh muhtemelen bir casus olurdu” diyerek bahsetti.

Bu duruma tepki olarak işçiler, ABD tarihindeki en dikkat çekici grevlerden birini düzenleyerek fabrikada oturma eylemi başlatıp fabrikayı bir aydan daha uzun bir süre işgal ettiler. Tat kaçıran tehditler karşısında işçiler, koordineli eylemlerinde ısrar etti ve sonunda galip geldiler.

Bireyler için mahremiyet, güçlü bir fikirdir. Ama sonunda barış içinde konuşup düşünebiliyor, ancak bunu kamusal eyleme dönüştüremiyorsak bize ne kazandırır? Ortak bağlarımız, hayata geçirdiğimiz ve harekete geçirdiğimiz dernekler daha etkili kaynaklardır.

Başka bir örnek alalım: Çin. Çin devleti, internette rahatsız edici konuşma ve fikirleri bastırmasıyla ünlü olsa da araştırmacılar hükümetin daha önce düşünülenden daha az sansür uyguladığını keşfettiklerinde şaşırdılar. Sansür; ilginç bir şekilde “Komünist Parti devletine yönelik eleştirilere” yani sıradan, örgütsüz vatandaşlardan gelen eleştirilere izin veriyor.

Medya bilimcisi Zeynep Tüfekçi, bunun mantıklı olduğunu açıklıyor: Hükümet, eleştirel yorumlara izin verip ardından bunları takip ederek kamuoyunu yoklayabilir. Özgür seçimlerin olmadığı otokratik rejimlerde bu büyüyen sorunların bir adım önünde kalmasının etkili bir yoludur. Çizgiyi çizdiği yer, “kolektif eylemi teşvik etme potansiyeline” sahip internet yayınlarıdır.

Neden? Bir yorumcunun dediği gibi, “İnsanlar harekete geçmeyi öğrendikten sonra bunu rejimi desteklemek için yapsalar bile, başka ne deneyeceklerini kim bilebilir?”

*Çeviren: Musa Hatipoğlu

Düzenleyen: Ceren Berk

www.cevirigazetesi.org sitesinden alınmıştır.

Kaynak: Jacobinmag

Yorum Yaz