‘Aleviliği tek bir kalıp ile anlatamayız; bir nevi aşure, kültürel zenginliktir’-VİDEO

6
                    <strong>‘Poetikanın Hata-i Yolu: Kırklar Cemi ve Derrida’ kitabının yazarı Cemal Atay Genç, Aleviliği felsefi gözle yorumlayarak, “Alevilik, birçok kültürü, birçok dini etkileri içinde barındırıyor ama özündeki o lezzeti kaybetmiyor. Alevilik bir nevi aşure, bir nevi kültürel zenginliktir” dedi. Genç, </strong><strong>“Toplumda bir kişi Alevilikle ilgili bir okuma yapmak istediği zaman eskiden kaynak yoktu, şimdi ise kaynak bolluğu var. Ama bu bolluk bilgi kirliliğine dönmüş vaziyette” dedi.</strong></p><iframe  id="_ytid_68919"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658"  src="https://www.youtube.com/embed/HNbJkDPAUUw?enablejsapi=1&autoplay=0&cc_load_policy=0&iv_load_policy=3&loop=0&modestbranding=1&fs=1&playsinline=0&controls=1&color=red&cc_lang_pref=tr&rel=0&autohide=2&hl=tr_TR&theme=dark&" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe><p>Deneme ve şiir kategorilerinde eserler kaleme alan Yazar <strong>Cemal Atay Genç,</strong> son kitabı olan <strong>“Poetikanın Hata-i Yolu: Kırklar Cemi ve Derrida”</strong> ile Aleviliği batı felsefesi karşısında yorumluyor.

Kaos Çocuk Parkı Yayınları’ndan çıkan kitapta Martin Heidegger’dan Emmanuel Levinas’a uzanan felsefi bakışın Alevilikte olan karşılığı irdeleniyor.

“Birçok kültürü, birçok dini etkileri içinde barındırıyor ama o özündeki lezzeti kaybetmiyor. Alevilik bir nevi aşure, bir nevi kültürel zenginliktir” yorumunu yapan Yazar Cemal Atay Genç ile “Poetikanın Hata-i Yolu: Kırklar Cemi ve Derrida” çalışmasına dair konuştuk.

Kitabınızda ilk olarak, ‘Şiir ve Hakikat ilişkisi’ne Martin Heidegger ve Alevilik üzerinden bir yorum getiriyorsunuz. “Yirminci yüzyılda ölüm acısı ne kadar sürebilir ki?” sözünüz ile nasıl bir hakikat okuması yaptınız?

CEMAL ATAY GENÇ: “Martin Heidegger için varlık, felsefe tarihi açısından hep üstü örtülmüş bir kavramdır. Daha doğrusu kavramın dışında bir varoluş edinimidir diyelim. Bu edinim, Heidegger’e kadar üstü örtülmüş, yok sayılmış, görmezden gelinmiş bir kavramdır. Heidegger ‘varlık’ dediğimiz kavramı zamansallıkla ölçer. Bu zamansallığı da insanın sınırlı zamanıdır, yani ölüme doğru giden bir varlıktır diye nitelendirir. Dolayısıyla varlığı ölümle ilişkilendirir. ‘İnsan, ölebileceğini bilen, bu bilgiye sahip olan tek varlıktır’ der. Bunu da ölüm bilinci olarak tanımlar. ‘Ölüm bilincinde olan insan, yaşamına anlam katabilir’ der. Diğer bütün varlıklar ölümü hisseder ama yalnızca insan bunun bilincine varır ve bunun üzerinden kendi varoluş felsefesini kurar.

Benim burada yapmak istediğim de Alevilikle bağlantısını kurmak. Çünkü bizde de ölmeden önce ölmek diye bir kavram vardır. Cem törenlerinde ölmeden önce ölme eylemi iki anlamda kullanılır. Birincisi nefsi öldürmek anlamında, yani simgesel bir anlamı vardır ve bu simgesel anlamın altında da bir eylem gerçekleştirilir. Kefen tarzı beyaz bir örtü üstüne örtülür, kişi kendinin cenaze namazını kılar aslında bir nevi ölümün provasını yapmış olur.

Dolayısıyla buradan baktığımızda aslında Heidegger’in söylediği ölümün bilincine varmak düşüncesini Aleviler bilinçli olarak yapmasalar bile, kavramsal anlamda bir tür test etmiş olur. Yani kişi kendi ölümünün bilincine bu cem töreninde deneyimlemiş oluyor.

Dolayısıyla hayatın anlamını sorguluyorsun. Ölümün bilincine varan kişi hayatı nasıl yaşayacağını sorgulamaya başlıyor. Dolayısıyla burada hakikat ilişkisini de kurabiliriz.”

“ALEVİLİĞİN İÇİNDEKİ HAKİKATİ ŞİİRLERDE GÖREBİLİRİZ”

Hakikatı en iyi şekilde dile getirenleri şairler olarak gösteriyorsunuz. Şiirin bu yönlü nasıl bir anlatımı var?

“Heidegger, burada dile gelen ‘varlık’ terimini kullanırken varlık dile gelebilen, varlık dilde var olan varlık olarak nitelendirir. Dilde var olması, yani insanın varlık süreci, dille ilişkili olduğu için varlık sürecini dille tanımlar ve bu tanımlamayı da şöyle dile getirir; ‘varlığı bize en iyi ifade eden kişiler sanatçılardır, özellikle şairlerdir’ der.  Çünkü dili gündelik dil dışında farklı kullanan kesim şairlerdir.

Buradan baktığımızda Alevilik zaten yazılıdan çok ağırlıklı olarak sözlü kültürdür ve bu sözlü kültürü sürdüren kişiler de aslında halk ozanlarıdır. Onlar aslında günümüzün şairleridir. Dolayısıyla Aleviliğin kendi içindeki bu hakikatin ortaya dökülen kısmını şiirler üzerinden görebiliriz. Şu anda dinlediğimiz birçok türkü, aslında bize Alevilik açısından hakikati gösteriyor. Örneğin Kul Himmet’in söylediği ‘Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün’ diye başlayan şiirin ölüm bilinci ile ilişkisini düşündüğümüz zaman, bu dünyanın ne kadar boş olduğunu ve dünya nimetlerinin de boş olduğunu gösteren en güzel dizelerden biridir.”

MUSAHİPLİK ASLINDA ÇOK DAHA DERİN BİR SÜREÇ” 

Kitabınızda ‘musahiplik’ geleneğini de inceliyorsunuz. Bu bağı Emmanuel Levinas’ın görüşleriyle ele aldığınızda nasıl bir yorum çıktı?

“Levinas için ‘başkası’ ya da ‘öteki’ Türkçeye iki şekilde de çevrilebilir. ‘Başkası’ kavramı Levinas’ın felsefesinin temelidir. Yani ‘başkası, öteki’ dediğimiz kişi aslında bizim kendi benliğimizi oluşturan kişidir. Levinas’a göre ‘biz’ başkası vasıtasıyla aslında kendi benliğimizi kurarız.

Yani Levinas’tan önce özne merkezli bir bakış açısı vardır. Birey merkezdedir. Bireyi tamamen kendi başına bir varlık olarak düşünür. Ama Levinas ilişkiyi tersine çevirir; ‘Benliği kuran ben değil, aslında ötekiyle kurduğum ilişkidir. Ötekine karşı duyduğumuz sorumluluk’ der. Yani; ‘kendinden çok ötekini düşünmektir’ der.

Musahiplik kavramının aslında iki kökeni var. Birincisini ‘ruhlar âleminde bir musahiplik ilişkisi’ olarak tanımlar. Yani daha yeryüzü olmadan önce ruhlar âleminde Âdem ile Cebrail,  Hazreti Muhammet ile Hazreti Ali musahiptir şeklinde… ‘Dünya var olmadan önce bir musahiplik vardır’ diye tanımlanır.

İkinci boyutu ise musahiplik; kan bağı, kardeşlik ilişkisi dediğimiz ilişki üzerinden kurulmaz. Tamamen kendi dışında olan başkası (kardeş, akraba… olmayan) ile kurduğumuz ilişkidir. Ve bu ilişki öldükten sonra da devam eder. Sen musahipsen bütün sorumluluğu üstlenirsin. Klasik tabirle; musahibin aç ise sen tok gezemezsin.

Diyelim ki musahibin öldü. Öldükten sonraki kısmında bütün borçlarını ödemek zorundasın. Bununla da bitmiyor. Öteki dünyada da musahiplik devam ediyor. Kan bağı, kardeşlik bağı bu dünyada süren bir süreçken, musahiplik aslında çok daha derin bir süreç.”

ÇAĞIMIZ MUSAHİPLİĞİ…  

Kitapta siz de sorguluyorsunuz… Böyle bir çağda musahiplik bağı kurmak mümkün mü? 

“Musahipliği eylem boyutunda bire bir düşündüğümüz zaman, bu çağda musahipliği kuramayız. Köylerde yaşanan musahipliği şehirlerde, bu modern çağda uygulama şansımız yok. Ama özünü uygulayabiliriz. Yani ‘bütün insanlık benim musahibim’ deyip hatta bir adım daha öteye geçip ‘bütün canlar benim musahibim’ diyebilirsek aslında tam da burada evrenselleştirmiş oluruz.”

Neden geçmişteki musahiplik bugün kentlerde yaşama geçirilemiyor?

“Kapitalist yaşam içeresinde bunun olanakları çok fazla yok. Köydeki yaşam dar bir toplum, sınırlı bir çevre. Oysaki şehirdeki yaşam çok farklı. Örneğin şehirde cem töreni yapılırken ‘rızalık veriyor musunuz?’ denildiğinde ceme katılan kişiyi tanımıyorsun bile. Köy yerinde herkesin rızalığı alınabiliyordu. Çünkü herkesin ilişkisi belliydi. Ama şehirde, kimsenin kimseyi tanımadığı bir yerde rızalık verme şansı zaten yok. Ritüel olarak yapıyorsun ama içerik olarak yaşatma şansın yok. Musahipliği bu şekilde ritüel olarak yapabilirsin, ama içerik olarak yaşatamazsın.”

ÖLMEK Mİ YOKSA DEVRİ DAİM OLMAK MI?

Ölüm kavramı da ele aldığınız bir diğer başlık. Heidegger, insanı, bir varlık olarak görürken ölümden sonrası için yorum yapmamakta. Alevilikte ise ‘sırlanmak’ tanımı mevcut. Siz bu iki bakışı nasıl ele aldınız? 

“Heidegger ölümden sonrası için susuyor. Herhangi bir cevap vermiyor. Alevilikte ‘sırra karışmak’, ‘hakka yürümek’ öteki tarafa göçme anlamında kullanılıyor. Ama diğer taraftan da Alevilikte ‘devri daim’ diye bir kavram var. Aslında reenkarnasyonun farklı bir versiyonu diyebileceğimiz ruh göçü. Aleviler ‘ruh’ kelimesini çok fazla kullanmaz. ‘Can’ ismi yaygındır. Aslında ‘devri-i âlem’ canın dönüşümünü tasvir ediyor. ‘Sırra erme’ kısmındaki o sır aslında öteki tarafla ilgili bilinmezi ifade ediyor.”

ÖZÜNÜZÜ YİTİRMEDEN DEVAM EDEN ALEVİLİK

Aleviliği felsefi gözlükle okumak bu inancı daha derin kavramak için iyi bir yöntem midir?

“Aleviliğe bakma yöntemlerinden birisi sosyolojik olarak bakmaktır. Siyasi yorum yapabilirsiniz. İşin psikolojik boyutunu değerlendirebilirsiniz. Felsefeyle bakmak da aslında bu değerlendirme yollarından biri. Tekli bir pencere olarak düşünmemek gerekiyor. Farklı pencerelerden bakabilirsek zaten o zenginliği görebiliriz. Yoksa ‘Yalnızca şuradan bakmak doğru bir penceredir. Felsefeyle bakmak bütün Aleviliği kapsar’ anlamında düşünmek ya da tersi sosyoloji penceresinden bakmak tek başına yeterli değil. Bu disiplinler arası bağlantıyı kurabilirsek Aleviliğin zenginliğini ve evrenselliğini ortaya çıkarabiliriz.

Aleviler toplumsal olarak varlığını sürdürebilme çabasını yaratabilmiş bir toplum ve kültür. Yani yüzyıllarca bir sürü katliam ve soykırımlara uğramış ama halen hayattalar. Yani varlıklarını, kültürlerini sürdürebilme çabasındalar.

Orta Asya’dan buraya kadar gelen süreci düşünün, ilk Hun imparatorluğu kısmını, Budizm’in etkisini düşünün. Orta Asya’da Şaman geleneğimiz var. Bir taraftan İran sınırı, Horasan’dasınız. Orada Zerdüştlük ve Manizim’in etkisi altında kalıyorsunuz. Tek tanrılı dinler; Hristiyanlık, Yahudilik ve en son Müslümanlık etkisine giriyorsunuz. Bütün bu etkiler içinde hala kendi özünüzü yitirmeden devam edebiliyorsunuz.”

Alevilik, günümüzde özüne yakın yaşanıyor mu dersiniz?

“Bu noktada kafa karışıklığı çok fazla. Sıkıntı aslında bu dönem için değil ama 1960’lardan sonra… Alevilik sözlü kültür üzerinden gidiyor ve sözlü kültürü sürdüren kişiler de dedeler. Dedelik müessesesinin ortadan kalkması aslında bu kültürün devamını sekteye uğratmış vaziyette. Ve şu anda tamamen kafa karışıklığı var. Yani birçok yorum mevcut. Soru sorsanız her Alevi, ayrı bir Alevilik tanımı yapabilecek kadar çeşitlenmiş vaziyette. Dolayısıyla bu çeşitlilik içinde neyin ne olduğunu göremiyoruz.”

“ALEVİLİĞİN TANIMI KONUSUNDA BİLGİ KİRLİLİĞİ VAR”

Aleviliği bir kalıba oturtmak sizce doğru mu?

“Zaten oturtamayız. Birçok faktörü içinde barındırmış bir kültürü tek bir kalıp üzerinden anlatmak zaten olanaklı değil. Ama sıkıntı şu; bir tür bilgi kirliliği var. Toplumda bir kişi Alevilikle ilgili bir şey okumak istediği zaman eskiden kaynak yoktu şimdi kaynak bolluğu var. Ama kaynak bolluğu bilgi kirliliğine dönmüş vaziyette.

Ben Aleviliği tanımlarken hep aşure metaforunu kullanırım. Aşure değişik bir tattır. Aslında yan yana gelmeyecek birçok şeyi barındırıp lezzetli bir şey yaratabiliyorsun. Klasik bildiğimiz hamurlu ve sütlü tatlılarının bir formatı vardır; çeşitleri değişir. Ama aşure bunların tamamen dışındadır. Birbiri ile uyumsuz Birçok şeyi içinde barındırıp lezzetini de muhafaza edebiliyor. Alevilikte tam böyle bir şey. Birçok kültürü, birçok dini etkileri içinde barındırıyor ama özündeki o lezzeti kaybetmiyor. Alevilik bir nevi aşure, bir nevi kültürel zenginliktir.”

Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN/ANKARA

Yorum Yaz