Akademiye de Çökertme Planı

3
                                                <strong>80 gün tutuklu kalan Barış Akademisyeni Tuna Altınel, beraat etmesine rağmen pasaportunu alamıyor: İşten çıkartma, işinin başına geçmeyi engelleme Çökertme Planı’nın temel silahları. Normal çalışma, üretme ortamımdan kopartıldım ve bir belirsizliğin içine atıldım</strong>

Gülcan Dereli/İstanbul

Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere bölge kentlerinde sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine karşı 10 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzası ile “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan Barış Akademisyenleri, hak ihlaline karşı çıktıkları için hak ihlaline maruz kaldı. Davalar, ihraçlar, tutuklamalar birbirini izledi. Sonuçta Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi ve bir bir beraat kararları çıktı ancak karara rağmen hak ihlalleri devam ediyor. Bunlardan biri yaşayan da Barış Akademisyeni Tuna Altınel. Haksız yere 81 gün tutuklu kalan ve pasaportuna el konulan Altınel, bir nevi ‘Türkiye hapishanesi’nde. Tutuklanmadan önce Fransa’nın Lyon şehrinde akademik çalışmalar yürüten Altınel’in pasaportu iade edilmiyor. Altınel ile akademik çalışmalarını ve yaşadıklarını konuştuk.

Fransa’nın Lyon şehrinde düzenlenen “Cizre: Bir katliam hikayesi” konferansında simultane çeviri yapmanız gerekçesiyle Türkiye’de yargılandınız. 81 bir gün tutuklu kaldınız ve sonunda hakkınızda beraat kararı verildi. Buna rağmen pasaportunuz neden verilmiyor?

Benzer bir soru bana başka bir ortamda da sorulunca ilk tepkim şaka yollu şöyle olmuştu: “Keşke bilseydim.” Gerçekten de bilmek oldukça zor. Ama olan biteni, Türkiye’nin hallerini tahlil ederek çıkarımlar ve tahminler yapmak mümkün.

Türkiye’de sık sık karşılaşılan bir hukuksuzluk prosedürü var. Özellikle KHK ile işlerinden çıkartılan, hakları ellerinden alınan, sivil ölüme mahkûm edilen yurttaşlarda bu durumla karşılaşıyoruz. Bir şekilde suçlanarak haklarında hukuki süreç başlatılıyor ve bir sonuca vardırılıyor ya da en azından normlar içerisinde işliyormuş gibi gösteriliyor. Bazen de böyle bir süreç olmuyor bile. Ama ne zaman olursa, derli toplu izlenimi veren bir hukuki vitrin düzenleniyor. Ama, bu vitrinin ardında çeşitli komisyonlar aracılığıyla sürdürülen bir taciz mekanizması işliyor. İnsanların hak arayışları komisyonlara yönlendiriliyor ve oralarda boğuluyor. OHAL komisyonu, pasaport idari karar komisyonu vs. Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri CHP Milletvekili Gülizar Biçer’in 23 Aralık günü yaptığı basın açıklaması: Mahkemeler öldü, yaşasın komisyonlar!

Ben de Fransa’da yaşadığım Lyon şehrinde üyesi olduğum Lyon-Rhône-Alpes Kürt Dostluk Derneği’nin Cizre bodrumlarını sorgulayan bir toplantısına yaptığım katkı nedeniyle Türkiye’de benzer bir sürece tabi tutuldum. Hem dernek hem de düzenlenen gece tamamen yasal olmalarına rağmen önce T.C. Lyon Konsolosluğu ve Dışişleri Bakanlığı tarafından İçişlerine Bakanlığı’na ihbar edildim, ardından da başlatılan soruşturma sonucu 12 Nisan 2019’da bahar tatili dolayısıyla geldiğim Türkiye’ye giriş yaparken nedeni niçini anlatılmadan pasaportuma el kondu. Avukatım Meriç Eyüboğlu’nun araştırmaları sonucu soruşturmanın Balıkesir Valiliği tarafından başlatıldığını öğrendik. Arkasında yatan nedenleri anlama çabalarımın beni getirdiği Balıkesir’de “Boşuna gelmişsiniz” yanıtı alıp ayrıldığım Valilik binası önünde gözaltına alındım, bir gün sonra tutuklandım ve hakkımda “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla dava açıldı. 30 Temmuz 2019’daki ilk duruşmasında herhangi bir yurt dışı yasağı ya da pasaport kısıtlaması olmadan tahliye edildim, ikinci duruşmada örgüt üyeliği suçlamasına delil bulunamadığı için suçlama “terör örgütü propagandası”na çevrildi ve 24 Ocak 2020’deki üçüncü duruşmada beraat ettim. Beraate savcının yaptığı itiraz, davayı istinafa götürdü ama orada da sonuç olumlu oldu, savcının itirazı reddedildi ve beraatim geçtiğimiz eylül başında kesinleşti. Yani hukuki vitrin en olumlu biçimde düzenlendi. Burada şunu da belirtmek isterim: Bu olumlu manzarada hem Türkiye’de hem uluslararası planda gösterilen dayanışmanın büyük katkısı oldu.

Ancak bu hukuki vitrinin arkasında saklanan bir de idari mekanizma vardı. Hâlâ da var! Tahliye kararımda herhangi bir pasaport kısıtlaması olmamasından yola çıkarak 2019 Ağustos ayının sonunda diğer avukatım İnan Yılmaz aracılığıyla Balıkesir İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü’ne ilk pasaport iade başvurusunu yaptık. Bir ay sonra aldığımız yanıt olumsuzdu. Birinci reddimi almış oldum. Açıklama olarak beraatim durumunda başvurumun yeniden inceleneceği yazılıydı. Yani Balıkesir yerelinde işleyen bir komisyon mahkemeden bağımsız, hakkımda bir karar vermişti. Tamamen idari bir tasarruf, Anayasa’da yazılı seyahat özgürlüğümü ve çalışma hakkımı gasp ediyordu.

Avukatım Meriç Eyüboğlu’yla birlikte Balıkesir 2. İdare Mahkemesi’nde yürütmeyi durdurma talebiyle dava açtık. Bu dava yukarıda özetlediğim hukuki vitrinin tersine olumsuz sonuçlandı. 2020 Temmuz ayı sonunda talebimiz reddedildi. Ardından İzmir Bölge İdare Mahkemesi’ne yaptığımız itiraz da 2020 Eylül ayında reddedildi. Bir anlamda idari tasarruflarla haklarımın gaspına karşı hukuk çerçevesinde mücadele etmemin önüne geçilmiş oldu.

Bütün bunlar olurken biz de beraatimin 2020 Eylül başında kesinleşmesi üzerine Balıkesir İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü’ne ikinci kez pasaport iade başvurusu yaptık. Ekim ayında avukatım Meriç Eyüboğlu’nun eline geçen 28 Eylül 2020 tarihli yanıt ikinci reddin belgesi oldu. Bu sefer herhangi bir gerekçe gösterilmemişti. Yalnızca İl Emniyet Müdürlüğü İdari Karar Komisyonu’nun talebi olumsuz değerlendirdiği yazılıydı. Eksik olmasınlar (!) itiraz hakkımız olduğu ve ilgili dilekçenin üst komisyona sevk edileceği yazılıydı. Yani bir kez daha mahkemelerden bağımsız işleyen bir irade anayasal haklarımı gasp etti. Doğal olarak itirazımızı yaptık. Mücadelemizi de her koldan sürdürüyoruz. Ama tabii zaman geçiyor.

Uzun bir yanıt oldu ama özet olarak da olsa başıma gelenlerin bir tarihçesini de vermemin başta bahsettiğim çıkarım ve tahminler için gerekli olduğunu düşündüm. Başıma gelenlerin temelinde siyasi iktidarı rahatsız eden bir konuya dokunulan bir etkinlikte yer almamın olduğunu düşünüyorum. Verdiğim tarihçe de buna karşı günümüzde geliştirilen cezalandırma yöntemlerinden birinin kendi özelimdeki yansıması. Bir ekleme yaparak bitirmek istiyorum bu yanıtı. Bana öyle geliyor ki ikinci ret kararında çok derin düşünen bir siyasi akıldan çok bürokratik bir refleks de rol oynadı. Tek Adam rejiminde yaşıyoruz ve kimse karar vermek, bir sorumluluk almak istemiyor. Başımıza bir şey gelir korkusu dağları beklemek ne kelime ovaya inmiş, evlere girmiş. Balıkesir’deki yerel komisyonda bence olumlu bir karar verilecekse bile bunu verenin kendisi olmamasını tercih etti. Topu üst komisyona attı. Tabii ben yaptım oldu düzeninde böyle şeyleri yapmak çok kolay. Bir gerekçe göstermeye bile gerek olmuyor. Gücünüz varsa yapıyorsunuz.

Pasaportunuzu alamadığınız için akademik çalışmalarınıza devam edemiyorsunuz. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?

Türkiye’de benimkine benzer süreçlerin faillerinin iki temel amaçları var. Birincisi hedefe konulanları maddi olarak çökertmek. İşten çıkartma, işinin ya da herhangi bir işin başına geçmeyi engelleme bu Çökertme Planı’nın temel silahları. Benim durumumda da pasaportum verilmeyerek çalışma hakkım gasp edilmiş, işime dönüşüm engellenmiş oldu. Beklenti bir şekilde gelirimin düşmesi hatta sıfırlanması ve benim deyim yerindeyse açlıktan ölmemdi. Ama olmadı. Benzer durumlarda olan tüm yurttaşlarda olduğu gibi benim için de dayanışma temel bir rol oynadı. Benim şansım bu dayanışmaya üniversitemin de bütün akademik kurumlara örnek olacak bir tavırla katılması oldu. Meslektaş akademisyenlerin de desteğiyle Fransa’da devlet memurları için olan “memur koruma planı” içine alınmamı sağlayıp maaşımı ödemeye devam etti. Bu noktada bir devletin hem hukuk devleti hem de sosyal devlet olmasının öneminin altını çizmek isterim.

İkinci temel amaç sorunuzun çizdiği bağlamla ilgili. Bir insanı çalışamaz hale getirmenin, hele bu kişi yaptığı işi seviyorsa psikolojik bedelleri çok ağır oluyor. Bir akademisyeni verimli olduğu araştırma ve eğitim ortamından kopartmak da böyle. Akademisyenler buna karşı savunma mekanizmaları geliştirebiliyorlar. Bir örnek vermek isterim. İmzacısı olduğum Barış Bildirisi’ne imza attıkları için birçok imzadaşım işlerinden oldular. Bunların önemli bir bölümü çok büyük altyapı gerektirmeyen alanlarda çalışıyorlardı. Kendi alanlarından çok uzaklaşmadan akademik niteliği de olan çalışmalar yapabilme şansları daha fazla oldu. Bazılarıysa laboratuvar ya da benzeri altyapılar gerektiren çalışma ortamlarında araştırmalarını yürüten insanlardı. İşlerini yitirdiklerinde benzer ortamlara ulaşabilmeleri için sıklıkla yurt dışına gitmeleri gerekti. Tabii bir kısmı için bu da mümkün değildi çünkü KHK ile hakları gasp edildiği için pasaportlarını kullanamıyorlardı.

Ben, teorik konularda çalışan bir matematikçi olarak çok büyük bir altyapıyı gereksinmiyorum. Böyle olunca beni işimden uzak tutarak ulaşılmak istenen mesleki, manevi çöktürme planına karşı daha korunaklıyım. Ama öte yandan belirtmekte fayda var. Normal çalışma, üretme, yetiştirme ortamımdan sert bir biçimde kopartıldım ve bir belirsizliğin içine atıldım. Bu belirsizliğin yarattığı verimsizliğin bedelini de ben ödeyeceğim.

Akademik çalışmalarına dönmeniz halinde elinizde ne tür çalışmalar var, biraz bahseder misiniz? Hangi konuları çalışıyorsunuz?

Önceki soruya verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, akademik ortamından kopartılan öğretici-araştırıcı insanlar arasında alanım gereği şanslı olanlardanım. Bir başka şansım da araştırma konularımda çalışan İstanbul’da yaşayan matematikçiler olması. Onlardan biri ile Türkiye sürgünü başlamadan önce de üzerinde çalıştığımız sorular vardı. Cezaevinden çıktıktan sonra onun da itmesiyle ara ara araştırmalarımıza devam ettik. Yaşadığım süreçte benimle yurt dışından dayanışma gösteren matematikçilerin bir kısmının da benzer konularda çalışması duruşmaların ara ara birer matematik çalıştayı haline gelmesine fırsat verdi.

Bu noktada beni çok duygulandıran bir anımı anlatmak istiyorum. Beraat kararımın açıklandığı 24 Ocak 2020’nin ertesi günü Mimar Sinan Üniversitesi’nde matematik öğrencileriyle bir buluşma düzenlendi. Üç değerli matematikçi yüzün üzerinde öğrenciye kendi araştırma konularını olabildiğince açık bir dille anlattılar. Üç konuşmacı da duruşmamı izlemek üzere çeşitli mesleki dernekler tarafından görevlendirilmişlerdi. Konuşmalarına ilgi büyük oldu, çok çeşitli matematik soruları soruldu. Sorular yer yer acemiceydi. Ama bu, matematik eğitiminin o aşamasında olan insanlar için çok doğaldı ve aslında ufuk açıcı bir tazeliğin belirtisiydi. İyi ki bütün bunlar başıma gelmiş, dedim. Buluşmayı düzenleyen Profesör Ayşe Berkman’a bir de burada teşekkür etmek istiyorum.

Çalıştığımız sorulara gelecek olursa sonsuz gruplar olarak bilinen matematiksel yapıların bazılarının sınıflandırılmasıyla ilgililer. Bizi ilgilendiren grupları belirleyen özellikler matematiksel mantığın kavramlarıyla tanımlandığı için konu cebirle matematiksel mantığın ortak sınırında yer alıyor. Matematikteki onlarca, yüzlerce, binlerce sorudan birkaç tanesi. Bizler de o sorular üzerinde çalışan onlar, yüzler, binler arasında yerimizi almak için çabalıyoruz.

Tiştek e ku di Kurdî de ez heyirandime

Kürtçe çalıştığınızı öğrendik. Nasıl gidiyor, Kürtçe’ye ilişkin sizi şaşırtan bir şey oldu mu? (Tuna Hoca bu soruya Kürtçe yanıt verdi)

Ez ê bi Kurdî bersîv bide vê pirsê. Ji kerema xwe bersîva min wernegerîne Tirkiyê. Şaşiyên min sererast nekin jî. Dibe ku hin ji yên ku heta niha ve hevpeyivînê xwendiye û bi hêsanî fehm kiriye nekarin ve bersîvê fehm bikin. Ne pirsgirêk e. Wisa, dê çima ez hewl didim kurdî hîn bibim diyartir bibe. Dema ku min dest bi hîn bûna Kurdî kir, ez di girtîgehê de bûm. Piştî ku ez azad bûm, ez beşdarî waneyên kurdî yên Enstîtuya Kurdî ya Stenbolê bûme. Niha ez li asta çarêm im. Kurdiya min ne bi qasî ya xwendekarên din baş e. Hêdî hêdî ez pêş dikevim. Ez mamosteyên min ên di girtîgehê û Enstîtuya Kurdî ya Stenbolê de gelek spas dikim.

Ji destpêkê ve, min texmîn kiribû ku agahiyên min ên Fransiyê dê kêrhatî bûna. Texmînên min rast bûne. Her dû ziman dişibin hev. Lê min dît ku hevoksaziya kurdî dişibe ya tirkî jî. Forma kirde + bireser + lêker a hevokên tirkî di Kurdî de jî  tê bikaranîn. Ewil, ez fikirîm ku ev encamekê bandora tirkî ye. Lê hevalekî min ku zimannas ê û Farısî diaxive ji min re got ku heman taybetî di Farisî de heye jî. Ev taybetî li gel formên tewandî yên li gorî gerguhêz û negerguhêz tiştek e ku di Kurdî de ez heyirandime.

Yorum Yaz