Gazeteci Attila Taş yazdı: Ahmet Kaya: Yitik ülkenin bam teli

18
                    <strong> Gazeteci Attila Taş, “Ahmet Kaya: Yitik Ülkenin Bam teli” başlıklı yazısında, sanatçının köyden kente gelişini, ilk bestesini, devrimcilerle tanışmasını, magazinciler derneği ödül gecesinde yaşadıklarını ve sonrasını kaleme aldı. </strong>

Gazeteci Attila Taş, Sanatçı Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümü nedeniyle “Ahmet Kaya: Yitik Ülkenin Bam teli” başlıklı bir yazı yazdı.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi yeni e dergisinin kasım sayısında yayınlanan  Taş’ın yazısı şöyle;

“Kanatsız bir kuştur sürgün, yüzyıllardır yurduna bakıp duran bir adım gibi uzaktan. Kanatsız bir kuştur Ahmet Kaya da, 1957 yılının 28 Ekim günü Malatya’da başlayıp, 16 Kasım 2000 yılı Paris’te soluklanan. Kibirli bir akşam vaktinin hor gördüğü sabah; geceye boğulan ülkenin “şafak türküsü”…

Henüz kanatlanmadan daha acıların yurduna, daha babanın Sümerbank mensucat fabrikasında işçi olduğu bir ailenin beşinci çocuğu iken müzikle ilk tanışması babasının 6 yaşında aldığı bağlamayla olacak, bu tanışma okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışmaya başlamasıyla sıkı bir dostluğa dönüşecekti; “6 yaşında bağlama çalmaya başladım: Hasbelkader rahmetli babam küçükken bana böyle bir saz almıştı, üzerine de vesikalık bir resmimi yapıştırmıştı. O zaman başladım ve ondan sonra da bir daha iflah olmadım.”

İLK BESTESİ ÇOK SEVDİĞİ BAŞAR AĞABEYİ İÇİN

9 yaşında babasının çalıştığı fabrikanın işçilerinin düzenlediği işçi bayramı gecesinde sahneye çıkan Ahmet Kaya hatırladığı ilk bestesini 68 kuşağı gençlerinden biri olan, ‘vosvogen’ marka bir minibüsle dolmuşçuluk yapan çok sevdiği Başar Ağabey’i için plakçıda çıraklık yaparken yapacaktı. Bir gün sokak ortasında aniden polis tarafından tutuklanıp götürülen Başar’ın durumuna çok üzülen Ahmet’in, “vosvogen alıcam, adını Başar koyucam” diye başlayan bestesi yüzlerce şarkılık bir repertuarın ilk kalp atışı olacaktı.

KENDİNİ ŞEHRE KABULLENDİRMEK…

Bir yazgı değildir elbet, kanatsız kuş olmak. 1972 yılında İstanbul’a göç edip Kocamustafapaşa’ya taşınır aile; Ahmet de çeşitli işlerde işportacılık ve çıraklık yaparken büyük şehre taşınmanın tüm sıkıntılarını daha ilk dakikadan itibaren ciğerlerine kadar hissedecek; konuşması, giyimi ile kendini şehre kabullendirmek için çabalarken ‘kaybedecek bir şeyi olmayanların’ öfkesi o yıllardan başlayarak sanatsal tavrında kendini gösterecekti.

“Dilleri başkaydı, tavırları başkaydı. Onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Mesela terziye gidip onlar gibi pantolon falan diktirmeye başlamıştım; terzinin yaptığı pantolonlarımın üzerime uymadığını görüyordum, onlara yakışıyordu bana yakışmıyordu. Bir kız vardı bizim okulda, bir gün gittim dedim ki ya senle konuşsak bi 5 dakika, yani kaçıyorsun, iki tane laf edek. Bana rica ederim dedi, öyle bir ağırıma gitti ki. Yav dedim, yav ben de sana rica ederim. Ben o zaman rica ederimin anlamını bilmiyordum, yani bunu bir küfür gibi zannettim biliyor musunuz”

DEVRİMCİLİKLE, DEVRİMCİLERLE TANIŞMASI

İstanbul’la beraber devrimcilikle de bu yıllarda tanışacak; bu tanışma O’nu ‘bir başka dünya arayıcıları’nın bir neferi yapacaktı: “Okul aralarında bir dükkanda plakçılık yapıyordum. Oraya uzun saçlı İspanyol paçalı insanlar geliyordu. İlk önce çok komiğime gidiyordu bunların giyimleri kuşamları, sonradan bunların devrimciler olduklarını anladım. O kadar sevimli, o kadar sıcaktıkiler. Yani bana hayatımda ilk defa “oğlum git şunu getir, lan bunu getir” falan muhabbetin dışında “merhaba arkadaş Ruhi Su’nun plağı geldi mi” diyen ilk insanlar olarak onları tanımıştım.”

16 yaşında afiş asmaktan hapse atılmasıyla ‘taçlanan’ devrimci çalışmalara artık bağlamasıyla da katılarak, çeşitli dernek, sendika ya da öğrenci kuruluşlarının düzenlediği ‘Devrimci Geceler’de, dönemin âşıkları ve sanatçılarıyla birlikte sahneye çıkmaya başlayan Ahmet, bağlamasını öfkeyle çalıp devrimci marşlar ve türküler söylerken, diğer yandan halkın somut ve yaşamsal taleplerine yanıt olabilmek amacıyla onlarla dayanışmaktan geri kalmayacaktır. Besteleriyse o güne kadar yapılmış hiç türe benzemiyor, kimileri tarafından garipseniyordu. Bağlamayı döver gibi çaldığı için Ruhi Su’dan da azar işitecek, ama o “bağlama böyle de çalınır” diyerek gür ve öfkeli sesini hiç kimseden esirgemeyecekti.

ALBÜMÜN TOPLATILMASI VE KONSER YASAĞI

Uzun uğraşlar sonucu 1985 yılında Ağlama Bebeğim isimli albümü yayımlanır yayımlanmaz gözaltına alınacak, mahkemede hâkim,“Ağlama Bebeğim” şarkısındaki “Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar” sözlerine takılmıştır. O güzel yerlerin nereler olduğunu soracaktır Ahmet’e!Aynı yıl ‘Acılara Tutunmak’ adlı albümü yayımlanan Ahmet Kaya’yı geniş kitlelerle buluşturan albüm ise bir idam mahkumu olan Nevzat Çelik’in annesine yazdığı şiirden yola çıkan Şafak Türküsü’dür. 1986 yılıdır ve yüz binler haklarında karar verilmeden yıllardır hapishanelerde mahkemelerinin bitmesini beklemektedir. Hapishane önleri ağlayan anneler ve babalarla doludur. Adına özgün müzik denilen yeni bir tür ya da devrimci arabesk diye sınıflanan yeni bir akım listeleri sallamaya başlamıştır artık.

Ama işitsel ve görsel hiçbir medya organında duyulmuyor, görülmüyor; şarkıları çalınmıyor, adı bile anılmıyordu. Albümleri birçok ilde toplatılıyor, konserleri yasaklanıyor, hakkında onlarca yıl istenen davalar açılıyordu. Yasaklar katarına 1994 yılında çıkardığı ve 2.800.000 bandrolle satış rekoru kıran ‘Şarkılarım Dağlara’ albümü de eklenecek, albümde yer alan ‘Özgür Çağrı’ isimli şarkıda geçen “Abin bir gün dağdan döner, sarılırsın yavrucağım” gibi sözler nedeniyle albümü toplatılacak, konser vermesi yasaklanacaktı.

ÖDÜL TÖRENİNDE LİNÇ

10 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde yılın en iyi sanatçısı ödülünü alırken yaptığı konuşmada: “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum” diyecek ve salondakilerin bir kısmınca linç edilmeye çalışılacak, 11 şubat günü çıkan gazeteler ve televizyon kanalları da Ahmet Kaya’yı hain ilan edecekti.

DAVALARIN AÇILMASI VE HAPİS CEZASI

Bu olayın hemen sonrasında Ahmet Kaya’nın 1993 yılında Berlin’de Kürt İşadamları Derneği’nin düzenlediği bir gecede verdiği iddia edilen konsere ilişkin mahkemeye asla sunulmayan ve sahne arkasında Türkiye topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak gösteren Ahmet Kaya konseri fotoğrafının Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanması üzerine “yardım ve yataklık ve halkı ırk farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” savıyla hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde toplam 10.5 yıl ağır hapis istemiyle iki ayrı dava açılacak ve gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırılacaktır. Oysa Ahmet Kaya o tarihlerde yurtdışında bile değildir, görüntülerin düzmece olduğu ortaya çıksa da üzerinde baskı artarak devam edecektir.

O, bir ülkenin bölünmesini değil, daha da birleşmesini ve tam demokratik bir cumhuriyette her ırktan insanla, kardeşçe, bir arada yaşamak istediğini anlatmaya çalışsa da, söyledikleri hiçbir mecrada yer bulmaz.

Yurt dışına çıkma yasağının kaldırılması başvurusunun kabulü üzerine turne için yurt dışına giden Ahmet Kaya’nın aslı astarı olmayan haberlerle açılan her davayla yurduna dönme isteği fiilen ve hukuken imkansızlaşacak, 16 Haziran 1999 günü yurt dışına giden Ahmet Kaya, bir daha sevgili ülkesine dönemeyecekti.“Bak gözüm, ülkemin insanlarına selam götür ve söyle onlara: Bir kere de benim için baksınlar pencereden gökyüzüne; ama ne olur, unutma da söyle, bir kerecik de olsa benim gözlerimle baksınlar, tıpkı Mecnun’un Leyla’ya bakışı gibi.”

BİR DAHA DÖNEMEDİ

Ahmet Kaya çok sevdiği ülkesine bir daha dönemedi, ağzından çıkan Kürt sözcüğü yüzünden taammüden cinayete kurban gitti Ahmet. Yurdundan çok uzakta, henüz kırk üç yaşında bunca haksızlığı kaldıramadı kalbi ve “Hoşçakalın Gözüm” dedi bir gece yarısı. Gece yarısı…

O ödül töreninde katlinin fitilini ateşleyen pespayeliği hoyratlığı bir gece yarısı gibi çöküverdi üzerine güzel ülkemin. Yakınında soluklandığı Yılmaz Güney gibi sürgünde ölüme mahkum edilen onca yiğit ve güzel insanın yıllar yılı kursağımızda takılı kalan acısıyla derdest edildi ömrümüz. “Acılardan arta kalan” bir şey yok nicedir, nicedir içten içe dumanı üstünde bir hatıra ormanı ömrümüz. Bitsin bu geceden efkarlı karanlık. Acılarla bezenmiş takvim yapraklarından devşirilmesin hatırası artık yitik ülkenin.Artık “acı çivilenmesin içimize”**Gülten Kaya”

yeni e dergisi kasım sayısından alınmıştır

PİRHA/ İSTANBUL

Yorum Yaz