Hawraman’da saklı bir cennet

42

Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle bu yıl Kürtler ve Ortadoğu halkları en önemli kültürel ve tarihi geleneklerinden Newroz bayramını kutlayamadı. Kürtlerin canlı bellekleri yaşlılar, şimdiye kadar böylesi bir durumun yaşanmadığını söylüyor.

Güney Kürdistan ve Doğu Kürdistan sınırlarını da içerisinde barındıran Hawraman bölgesi ile Güney Kürdistan’ın Akrê kentindeki kutlamalar, kadim kültürün tekrar tekrar canlandırıldığı muhteşem ritüeller. İnanıyorum ki her Kürt benim gibi bir gün mutlaka bu canlı tarihin içerisinde yerini almayı düşler. Bilhassa Hawraman’da.

Güney Kürdistan’da iki ayı aşkın bir süredir devam eden karantina, geçtiğimiz günlerde kontrollü bir şekilde esnetilmeye başladı. Bu, Kürdistan’ın muhteşem baharına az da olsa şahitlik etmek demekti. Aynı sebeple, Doğu Kürdistan’a 10 km uzaklıkta, Hawraman (Hawraman Text) bölgesi içerisinde bulunan Wezenê köyü için aldığımız davete büyük bir mutlulukla icabet ettik. Bölgenin büyük pir’i Pîrşalyar’ın Dergahı’na varma fırsatı her zaman karşımıza çıkmayabilirdi. Erken saatlerde düştük yola.

Wezenê köyü saklı bir cennet gibi karşıladı bizi. İlk kez gidiyor olmanın heyecanı elbette ki üzerimde yoğundu. Kürdistan’ın dağlık coğrafyasını hemen her şeyden çok seviyorum. Ve görkemli birçok yerinde de bulundum. Ancak bu küçücük köyün beni bu denli büyülemesini beklemiyordum.

Ev sahiplerimizle selamlaşıp hal-hatır sorduktan sonra 7-8 kişilik grubumuz çölde vaha görmüşcesine doğaya daldı…

DOĞA TERAPİSİ…

Tüm yeşillik, çiçekler, böcekler, ağaçlar, dağlar, patikalar bizimdi! Yarattığı özgür olma hissinin tarifi ise maalesef bende yok. “Ya bir çiçeği görmeyi kaçırır ya bir kuşun ötüşüne şahitlik edemezsem” korkusu niye girmişti ki gönlüme! Uzun süreli karantina günleri sonrası anormal olmayan bir tepki şeklinde yorumlayarak içimi rahatlatmaya çalıştım.

Sanırım üç saati aşkın o yamaçtan bu yamaca koşturup durduk. Yakıcı bir güneş vardı ama kimin umrunda! İlaç niyetine kurutulmak üzere papatyalar (ben değil, çiçek koparmaya karşıyım), rêzkê rovî ise yemek için (yerel ismi: mêwa maran) toplandı. Ben de güya rêzkê rovî için bir ekstra tur yaptım ama hiç bulamadım. Sadece bir tanecik mantar buldum. Ona da kıyamadım ‘tek başına ne işe yarar’ diye. Ancak bu arada bol bol doğa görüntüsü çekmiş oldum. Envai çeşit çiçeklerin içinde içsel huzura ermiş gibiydik.

Gece yakılacak ateş için ağaçların sunduğu kurumuş dallara hayır diyemezdik. Annelerimizin yaptığı gibi kuru dalları biraraya getirerek bir yük yaptım. Akşam odunumuz da hazırdı. Bulutların yavaştan birleşerek bir şeyler planladığını görmezlikten geldim. Onların planlarına karşı bizim de inadımız olacaktı elbet! O ateş yakılacaktı.

Yorgun düşmüş bacaklarımızla misafir evimize döndük. Buralarda adettendir, doğanın verdiği o baş döndürücü ama güzel yorgunluğun ardından biraz kestirilir. Biz de öyle yaptık.

Sonrası Doğu Kürdistan’a selam yollama vaktiydi. Bu defa arabayla gitmeliydik. Yaklaşık yarım saatlik yolumuza çıkmıştık. Karşı dağların çoğunda İran güçlerinin karakolları gözle görülecek yakınlıktaydı artık.

TEWELÊ KÖYÜ

İstikamet Tewelê Köyü. Halepçe’ye bağlı, -ki Halepçe de Hewraman bölgesi içerisinde. Bu köyün tam olarak ne zaman inşaa edildiğine dair net bir bilgi yok. Ancak 1928 yılından beri bu köyde okul olduğuna dair veriler var. Belki de en iyi tanımı Kürt şairler yapmış bu köy için: ‘Kürdistan’ın güzelliği!’ Bu hitap şekli yükümüzü hafifletiyor. Tam olarak bir güzellik gerçekten. Ayrıca son 50 yıldır hiçbir kan davası, zorla evlendirilme gibi vakalar yaşanmamış. Ve, el emeği-göz nuru bir mimariye sahip.

Henüz köye varmadan yol boyu kayaların oyulduğunu, ilerledikçe de bu oyukların içerisine evler yapıldığını gördük. Hâlâ inşaat halinde onlarca ev vardı. O hep merak ettiğim muhteşem mimariye yakından tanıklık etmiş olduk. En ilginci ise; yolun kenarında bir kayanın üzerine mimarilerinin minyatürlerini yapmış olmalarıydı. Yüksek el becerisi isteyen bu eseri fotoğraf ve videolarda bulabilirsiniz.

Dar bir vadiye kurulmuş köy, şimdilerde ‘turistik’ bir mekana dönüştürülmüş. Büyük bir bölümü konaklama evleri, dinlenme tesisleri ve piknik alanına çevrilmiş. Yapraklar açınca gökyüzünün katiyen görünmeyeceği bir yere vardığımızda koca gövdeli ceviz ağacı yolun ortasında duruyordu. Ve sağlı sollu ağacın iki yanından yol geçirilmişti. O ceviz ağacının yolun ortasında tüm ihtişamıyla duruyor olması doğaya saygının bir nişanesi gibiydi.

İlerledikçe tek aracın geçeceği darlığa kadar varan yolun sonunda bir ferahlığa varıyorsunuz ve vadinin ağaçlık kısmı bitiveriyor. Tam karşınızda bir bıçak gibi Doğu ve Güney’i ayıran sınır taşı duruyor! O kadar anlamsız ve o kadar acınasıydı ki o taş! İşgalcinin diktiği bir taştan veya çektiği dikenli tellerden ibaret değil ki Kürdistan. Hem evine misafir olduğumuz amca “kim bilir nerede doğdun, ilk nerede ağladın? Ama bugün, bu Ramazan gününde Hawraman’da benim evimin misafirisin. Ne mutlu bana” dediğinde sınır konusu bizim için kapanmıştı.

İşte o taştan sonra güzeller güzeli Kürt kenti Kermanşah başlıyordu. Kürdistan’ımızın doğusuna da gözümüz-gönlümüz değdikten sonra dönüyoruz şirin köyümüze.

HUZUR

İftar sofraları ve dualarını bizimle paylaşıyor ev sahiplerimiz ne güzel! Sonra amcanın ve annemizin hikayelerini dinliyoruz kamil seslerinden ne güzel! Hawraman’ın bu küçücük köyünde, o odanın içindeki bellekle birlikte olmak ne güzel! Huzur denilen şeyin an’ların toplamından ibaret olduğunu bir kez daha anlıyorum. Gün boyu toprağı işleyen ev sahiplerimizin yorgunluğu sızınca odaya ateşi yakmak için müsaade istiyoruz ki onlar da dinlenebilsin.

Biz sohpetteyken hafiften başlamış meğer yağmur. Dedik ya o ateş yakılacak. Yakıyoruz ıslanmış da olsa odunlarımızla ateşimizi. Peyder pey gürleşiyor ateş yağmurda da bir inat o da artırıyor ritmini. Islanıyoruz ama rüzgarın ateşe yaptırdığı dansın çekiciliğinden alamaz bizi hiçbir şey. Bu anın tadını çıkarıyoruz. Biraz sonra sakinliyor yağmur, sonra elini eteğini çekiyor başka diyarlara doğru…

ŞAREZÛR…

Önümüzde uzanan ışıklara kayıyor gözlerimiz. Şarezûr Ovası! Tarih boyu nice medeniyet, sayısız savaşlar görmüş, göğsünde ateşler hiç sönmemiş Şarezûr Ovası’nın ışıkları… Büyük Kürt şair Nalî’nin memleketi. Ve “Qurbanî tozî regatim”/tozlu yollarına kurban olayım dediği Şarezûr… Gizli bir dünya yatıyor sanki altında.

Rüzgarı dinliyoruz, ateşi, Şarezûr’un ışıklarını, yağmurdan kaçıp sığınacak yer bulan o güzel kuşları ve aceleci bulutların arasından görünen yıldızları… Geceden de bohçamıza birkaç huzurlu an düşüyor ne güzel!

NeE ARARSANIZ VAR!

Bir güne sığdırılmış huzur an’ları ve yüzümüzden eksik olmayan tebessümle ağırlaşan gözlerimiz bir başka huzurun kollarına atıyor bizi. Gözlerimizi açtığımızda sabaha uyanmışız meğer. Alelacele bugünkü planlama için hareketleniyoruz. Dünden beri nedense hiç bahsi geçmeyen çifte şelale varmış. Hem de 150 metre ileride. Orayı görmemiz imkansız çünkü neredeyse adım başı bir meyve ağacı dikili, hepsi de bakımlı. Tazecik yapraklarını kuşanmış ağaçların arasından eğile büküle yürüyoruz. Ne ararsanız var; nar, kiraz, incir, üzüm, elma, erik, kayısı, şeftali, badem… Bizi şelaleye götüren rehberimiz evin kızı “buraların en güzel inciri işte bunlar” diyor sevecen tavırlarla “küçük, sarı ve bal gibi olurlar” diye devam ediyor. Henüz başka bir konuya geçmeden suyun sesi geliyor. Koşar adım ilerliyoruz. Şelalenin 15 metre kenarına mütevazı bir ev inşaa edilmiş ama bitmemiş. “Neden” diye soruyor ve “Maaşlar ödenmiyor ki. Görüyorsunuz araba yolumuz yok. Katırlarla tüm malzeme çekiliyor. Bunun için de para lazım. Denkleştirebilirsek tamamlayacağız” cevabını alıyoruz. Ev, 70’lerine varmış anne ve baba için. Yazın buralar çok sıcak sürekli yukarıdaki eve inip çıkamaz ve serin bir yere ihtiyaçları olacak diye yapılıyor.

Yukarıdan sanki ağacın içinden çıkıyormuş gibi görünen küçük şelalenin döküldüğü yerin hemen sağında başka bir kaynak daha var. En az o su kadar.

GRUPTAN KOPTUM

Ben sağını, solunu yakından uzaktan çekeyim derken bayağı dalmışım. Etrafıma bakıyorum kimsecikler yok. Rehberimiz ve grubumuz ilerlemiş ancak hangi tarafa gittiklerine dair hiçbir fikrim yok. Dönüyorum yine şelaleye ve çevresindeki yaban sarmaşıklarına dalıyorum. Daha sonra merdiven halinde yamaca yayılmış meyve bahçelerinin içinde dolaşıyorum. Bir ara sesleniyorum ama aksi seda yok. Kendimi iyice yorduktan sonra evin bulunduğu tarafa yöneliyorum. Eve tek dönünce anne meraklanıyor. “Onları kaybettim, biraz gezip geri döndüm diyorum.”  Daha yeni oturmuş soluklanıyordum ki telefon geliyor ve beni soruyorlar. Burda olduğumu söylüyorlar. Tur uzayacak gibi hissediyorum ve tekrardan davranıyorum onları bulmaya. Karşı yamaçta görebildiğim bir yerdeler sallana sallana onlara doğru ilerliyorum. Ve ağaçlarının bakımını yapan ev sahibimiz ve ekibinin olduğu yerde karşılaşıyoruz.

ESAS ŞELALE…

Meğer ben esas şalaleyi kaçırmışım. Grubumuzun lideri Nurhak’ın gönlü el vermiyor orayı görmeden gitmeme. “Orayı görmeden eksik kalırsın, biz gördük şu anda artık tüm taşlar yerine oturdu ve tamamlanmış sayılırız” diyerek tüm yorgunluğuna rağmen önüme düşüp beni cennet parçasına götürdü.

Güneşin körpecik yeşil yapraklardan sızan ışıkları arasında birbirinin üzerinden atlayan damlacıkları gördüm önce. Sonra süt beyaz köpükleriyle hınca hınç ileri atılmaya çalışan kütlesini… Mistik bir an’ın ortasına hazırlıksız düşmüş bir şaşkın gibiydim. Ketumlaşıp öylece etrafında dönme isteği doldurdu içimi. O an kesin ruh halim aşağı yukarı şöyleydi: “Her şeyi görebilirsin ama hepsini bir ifade kavuşturmak bir faninin ne haddine!”

Sonra Şelale ve o köy için rehberimizin onlara anlattığı rivayetten bahsetti; “Savaş zamanı Saddam’ın komutanlarından biri bu köyü işgale gelmiş. Şelaleleri görünce ‘burayı kendime alacağım, Saddam’a da bahsetmeyin sakın böyle bir yerin varlığından’’ diyerek sahiplenmek istemiş. İşgalcinin sökülüp atılması ardından çalınmış gizli cennetimiz tekrardan gerçek sahiplerinin olmuş.

Yıllardır Hawraman’a gitme hayalim meğer Covid-19 sayesinde gerçekleşecekmiş. Aylardır eve hapsolmanın bir mükafatı gibiydi iki günlük Hawraman gezisi.

Artık ayrılma vaktiydi. Bizi iki gün boyunca cennetlerine misafir eden ev sahiplerimize şükranlarımızı iletiyoruz. Annemizin ellerinden öperken ‘Tekrar bekleriz. Kapımız hep açık’ diyor o güzel sesiyle. Artık yeni bir evim var hem de cennette…

Yorum Yaz