İklim mücadelesi toplumsallaşmalı

32

“Bu kıyamet değil, yenilenebilir enerji üreten şirketlerle fosil yakıt üreten şirketler ya da borsalar arasındaki rekabetin yarattığı sonuçtur” diyen Polen Ekoloji aktivistlerinden Cemil Aksu, iklim krizinden herkesin aynı şekilde etkilenmeyeceğini; emekçi ve yoksul kesimlerin daha çok etkileneceğini belirtti.

İklim grevi geride kaldı. Bir hafta boyunca Avrupa merkezli başlayan bu grev, dünyanın birçok yerinde halkın sokaklara çıkmasına, bunun hakkında konuşmasına ve tartışmasına yol açtı. Grev bitti, ya sonra ne olacak, sorusunun cevabı ise çok verilebilmiş değil. Büyük devletler bir araya gelip 10 yıl içinde karbon salınımın sıfırlanması gerektiğini vurgulasa da yine aynı devletlerin yaptıkları riski daha da artırıyor. Peki, iklim krizinin sorumluları kim? İklim krizi bir kapitalizm krizi mi? Marksistler iklim meselesine mesafeli mi? Bunları yazar ve aynı zamanda Polen Ekoloji aktivistlerinden Cemil Aksu’ya sorduk.

İklim grevini geride bıraktık. İklim mücadelesi için bu bir başlangıçtı denilebilir mi?

Biz bir başlangıç olduğunu farz edelim. Neredeyse 1970’lerden bu yana iklim krizi çalışmaları devam ediyor ama şimdiye kadar daha çok BM bünyesinde; STK’ların, bürokratların, hükümetlerin arasında dönen bir top oyunuydu. Çok fazla kamusal alanlara yansımamıştı. Yine de sivil toplumun inadıyla özellikle 2000’lerdeki küreselleşme karşıtı Dünya Sosyal Forumu gibi hareketlerin sıkı takibi sonucunda her iklim zirvesi, önemli bir muhalefet şenliğine ve eylemine dönüştü. Dünyadan birçok muhalif hareket, bu zirvelerde protestolar gerçekleştirdi. Son yıllarda iklim toplantıları sadece sistem karşıtı hareketlere değil, sistem içi hareketlere de kapandı. Daha bürokratik ve kapalı kapılar arkasındaki müzakerelere döndü. Özellikle Trump gibi sağcı popülist politikacıların iş başına gelip iklim krizini bir grup bilim insanı ya da bir kesimin yalanı olarak ilan etmesinden sonra mesele iyice sıkıştı. Dolayısıyla iklim krizinin etkilerini en çok yaşadığımız dönemde çözüme en uzak noktadayız. Bu yüzden Greta’nın ve hemen hemen aynı dönemde İngiltere’de ortaya çıkan Yokoluş İsyanı hareketini, çözümün net olduğu ama buna kimsenin yaklaşmadığı; hükümetlerin karar alıp uygulama konusunda ise hiç de hevesli davranmadıkları bir süreçte, tüm toplumun baskısıyla ortaya çıkan arayışlar olarak görmek lazım. İnsanlar, iklim tartışmalarında sorunu çok somut olarak yaşıyorlar ama çözümle ilgili sorumlular düzeyinde bir muhatap bulamıyorlar. Yani ilahi bir şey olarak da görülüyor.

Nasıl yani?

Yani şu Trump’ı devirelim de iklim konusuna çözüm bulalım, Erdoğan gitsin de ekonomik sorun çözülür ya da grev yapalım da fabrikadan paramızı alırız gibi bir çözüm yok. İklim tartışmalarının handikaplarından biri de bu. Altıncı yokoluş denildiği zaman da sanki kıyamet gibi kaçınılmaz bir son gibi görülmeye başlanıyor. 2000’lerin başında milenyum ile birlikte dünyanın sonu gelecek tartışması vardı, onun gibi biraz kehanete varan bir konu haline geliyor. Aslında sorumluların da çözümün de net olduğu bir tartışma iklim krizi. O yüzden bu bir başlangıçtı hem meselenin geniş kamuoyu tarafından öğrenilmesinin sağlanması hem de ikincisi ve daha önemlisi gençlerin meseleye dâhil edilmesi açısından çok önemli. Meselenin diğer tarafına bakarsak IPCC’nin açıkladığı 1,5 dereceyi çoktan aştık. 10 yıl içerisinde karbon salınımını sıfırlamamız lazım. Hükümetlerin de bu performansla bu hedefi tutturmasına imkân yok. Paris Antlaşması’nın kural, kaide koymak dışında bir uygulayıcılığı da yok. Hükümetler de söz veriyor ama uygulamıyor. Orada karbon salınımını azaltacağız, diyorlar ama fosil yakıt kullanan şirketlere de milyonlarca dolar fon akıtmaya devam ediyorlar. İklim tartışmalarında şu noktaya geldik; bu bir yokoluş ya da kıyamet değil. Toplumda var olan ve adaletsizliği derinleştiren; yenilenebilir enerji üreten şirketlerle fosil yakıt üreten şirketler ya da borsalar arasındaki rekabetin yarattığı sonuçtur.

İklim mücadelesi bir kapitalizm krizidir, sözü sıkça dile getiriliyor. Sizin de verdiğiniz örnek buna denk düşüyor. Bugün iklim mücadelesini anti kapitalist mücadele ile nasıl ele almak lazım?

İklim krizi mücadelesi ile kapitalizm karşıtı mücadelenin stratejik bağlarını nasıl kuracağımızı düşünmek lazım elbette. Kapitalizm kriz de tam burada başlıyor zaten. Sanayi devrimi ile birlikte gelişen teknoloji ve fosil yakıt üretiminin devasa boyutlara varması, üretim ve toplumsal ihtiyaç arasındaki bağın kopması… Üretimin üretim için, büyümenin büyüme için yapıldığı bir yerde sermayenin kendini sürekli büyütmesi doğanın ve insan ihtiyaçlarının sınırına ulaştı. Örneğin Türkiye’de üretilen enerjinin çok azını kullanabiliyoruz ama hala elektriğe zam yapılıyor ve hala zamanı geçmiş termik santrallerin bacalarına filtre koymuyorlar.

Daha fazla enerji ihtiyacımız var, diyorlar. Yok mu?

Evet, gerek nükleer enerji santrali gerek kaya gazı yatırımları son hız devam ediyor. Öte yandan Ortadoğu’da bir savaş var. Suriye’nin Irak’ın ya da İran işgali planlarının bugün oradaki doğalgaz ve kaynakları üzerine yapıldığını sağır sultan bile biliyor. Bu savaş zaten kendisi bile bir fosil yakıt üretimine dönüşmüş durumda. Bombalar ya da nükleer ve kimyasal silahlar zaten bu fosil yakıtı ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla iklim krizi ile kapitalizm krizi iç içe geçmiş durumda. Sonuçta kapitalizmi krize sokan şey de az üretim falan değil, “insanların ihtiyaçları sonsuzdur” deniliyor ama öyle bir şey yok. Dünyada yapılan üretim, insanların ve bütün yoksulların ihtiyaçlarını karşılamanın katbekat üzerinde. Şirketler ürettiklerini satamadıkları için krize girer. Kapitalizm krizinin adı, aslında fazla üretim krizidir.

Daha fazla enerjiye ihtiyacımız var meselesine gelirsek. Üretim yapabilmek için elbette. Peki, daha fazla buzdolabı, daha fazla eşya ürettiğinizde ne olacak? Bunlar üretildiği için yoksulluk azalmıyor aksine artıyor. Birçok ülkede nüfusun yüzde biri, geri kalanından çok daha fazla gelir elde ediyor. Ne kadar üretirsen üret bu açık kapanmıyorsa demek ki toplumun ihtiyaçları için üretmiyorsun. Bu kadar teknoloji gelişmesine rağmen hala çocuklar kızamıktan ya da susuzluk yüzünden ölüyorsa demek ki bu üretimi başka şeyler için yapıyorsun. Bu üretim tarzı ister istemez doğanın tüketimini maksimize edecektir. Bugün herkesin suya ihtiyacı var ama sen doğadaki suyu bir meta haline getirip satıyorsun. Bununla birlikte devasa şirketler ve tekellerin rekabeti devreye giriyor. Bu mekanizma yine de insanların ihtiyaçlarını karşılamıyor ve hala musluklarımızdan içilebilir su akmıyor. İçilebilir bir su musluklarımızdan akmıyorsa, belediye ya da devlet bunu sağlamıyorsa bu su şirketlerinin kazanması için yapılmıştır.

İklim için bir muhatap bulunamıyor dediniz ama ne yapılmalı, kimden hesap sorulacak?

İklim mücadelesinin muhatabı belli. Herkesin öncelikle kendi ülkesindeki kapitalist hükümetlere ve devletlere hesap sorması lazım. Hükümetler bu üretim modelini planlaması ve düzenlemesinde temel sorumludur. Tabii ki de uluslararası organizasyonlar IMF, Dünya Bankası, BM ve uluslararası şirketler de bundan sorumlu. Onlar direkt bu krizin sorumlularıdır, çözüm organları değil. Davos Zirvesi ve buna benzer birkaç zirve, uluslararası ekonomi anlaşmaları, tahakküm yasaları… Bütün bu yasalar dünyada kimin neyi, ne kadar üreteceğini belirleyen sözleşmelerdir. O yüzden sorumlu onladır. Örneğin Kaz Dağları’nda Kanadalı firmaya karşı verilen mücadele tam da bir iklim mücadelesidir. Hem bu şirket hem de buna izin veren AKP hükümeti krizi derinleştiren adımlar atıyor. Böylesi mücadeleleri yükseltmeniz gerekiyor. Yoksa aman kıyamet kopacak hepimiz altında kalacağız gibi söylemlere izin vermemek lazım. İkincisi; iklim krizine karşı verilen mücadele toplumdaki diğer adaletsizliklere karşı verilen mücadelelerle birleştirilmek zorunda. Şunu da belirtmek lazım iklim krizinden herkes aynı şekilde etkilenmeyecek, emekçi ve yoksul kesimler daha çok etkilenecek. Yoksa milyarlarca doları olanlar etkilenmeyecek ki. Çin’de mesela birkaç sene önce bir hava kirliliği meselesi oldu. Zenginler daha havadar yerlere gittiler. Halk günlerce maske ile işlerine gidip geldi. İklim krizi budur. Bu kadar nettir. 2000’lerde kıyamet senaryoları ilişkin bir film vardı, tsunami olacağı bir Hindistanlı bilim insanı tarafından öngörülüyor, bunun üzerinde Nuh’un Gemisi gibi büyük devasa gemiler yapılıyordu. Peki, o gemilere kimler bindiriyordu? Tabii ki zenginler! Yine aynı filmde çok güzel bir replik vardı. Projenin koordinatörü bilim insanına diyor ki “sen bu gemilerin ne ile yapıldığını biliyor musun?” Ne ile yapılacak elbette ki para ile yapıyor. Yani parayı veren düdüğü çalıyor.

Yani iklim krizi halkın kıyameti olacak?

Kıyamet şudur; bir iklim krizi olacak, dünyanın büyük bir kısmı sular ya da buzullar altında kalacak ama canlı hayatını sürdürecek, insanlar da var olacak. Onlar da dünyadaki en güçlü milyarderlerden başkası değil. İhtiyaçlarını görecek, üretimlerini sağlayacak kadar da köle, dünyadaki hayvan örneklerinden ya da tohum bankalarından belli tohumları alacaklar ve buzul devrinin geçmesini bekleyecekler. İşte distopya budur!

Bunun benzerini İstanbul depremi içinde söyleyebiliriz o zaman?

İstanbul depremi olsa tamamen AKP için Allah’ın lütfudur, çünkü krizde olan inşaat sektörü yeniden canlanacak, 100-150 bin konut yeniden yapılacak. Hatta Tayyip Erdoğan açıkladı 1,5 milyon konut elden geçirilecek. Yüz binlerce insan ölecek ve alsana işsizlik sorununun çözümü! Kapitalizmin bakış açısı budur, Malthusçu bir anlayış. Geri kalan insanlar da kölelik şartlarında çalışsın. Bir kapitalist, İstanbul depremine baktığında bunu görüyor.

Kapitalizm ile iklim mücadelesini birleştirmekten bahsettiniz. Bugün yürüyen iklim tartışmalarında Marksist hareketlerin yeteri kadar bu meseleye alan açmadığı eleştirileri var. Sizce bu böyle mi ve böyleyse sebebi nedir?

Aslında çevre hareketlerinin doğuşunun trajik bir tarafı var. O da yeşil düşünce hareketinin ortaya çıkışının biraz reel sosyalizm ve Marksizm karşıtlığı üzerinden olması. Ama esas olarak yeşil düşünce hareketinin doğuşu yine birçok eski Marksist yazar ve düşünüre dayanıyor köken olarak. Haliyle böyle bir doğuş karşısında Marksistler biraz geri planda kaldı, daha çok yeşil düşünceye bir cevap verme düzeyinde gerçekleşti onların katılımı. Marksist ve Ortodoks Marksist hareketlerde birçok sorunun teknolojinin ve üretim araçlarının gelişmesiyle aşılabileceğine dair bir görüş hakimdi. Dolayısıyla doğanın sınırları ile üretimin çok artması arasındaki gerilim ilişkisine dair çok düşünülmemişti. Bu aslında 20. Yüzyıl Marksistlerinin yaşadığı bir trajedidir. Ekoloji hareketinin 70’lerde başladığını, 80’lerde yine buna dair birçok tartışma yürütüldüğünü söyleyebiliriz. Özellikle Sovyetlerin yıkılması ve neo liberalizmin yükselişi ile birlikte yaşanan bir bunalım da vardı. Sonrasında 2000’lerde sol kendini yeniden toparladı. Hem küreselleşme karşıtı hareketler hem kadın hareketleri hem de ekoloji hareketi ile yeniden kendi varlığını bulmaya başladı. 2008’deki ekonomik krizle birlikte sınıf hareketini yükselmesiyle birlikte daha da öne çıktı. Aslında Latin Amerika’da, Arjantin’de su ve toprak hareketlerini yürütenlerin çoğu sosyalistler. Türkiye’de bir ekoloji hareketinin içinde mutlaka bir sosyalist vardır, var olacaktır da. Şunu da unutmamak gerekiyor 80’lerde Türkiye’deki yeşiller hareketini kuranlar eski sosyalistlerdi. 90’lı yıllarda darbenin etkilerinden de çıkabilmek için yeşil hareketi kurdular. 2000’lerde HES’lere karşı yürütülen hareketlerinde içinde mutlaka sosyalist tedrisattan geçmiş insanlar vardı. Bu iklim hareketi biraz Avrupa merkezli yürüdüğü ve orada Yeşiller ön planda olduğu için Marksistler biraz daha geri planda kalıyor.

Yani biraz görünürlük meselesi mi?

Evet, aslında hani bu hareket elbette Yeşiller başlatmış olabilir ama tabanda baktığımızda daha yoksul, daha emekçi, daha bu kitlelerle iç içe olan insanlar bulunuyor. Bu şekilde düşündüğümüzde Yeşiller bunlara göre daha elit bile kalıyor.

Yorum Yaz