İstanbul Sözleşmesi 5 yıldır askıda

34

İstanbul Sözleşmesi yani Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldı. 1 Ağustos 2014 yılında ise yürürlüğe girdi. Fakat aradan geçen 5 yıla rağmen sözleşme ile ilgili birçok madde havada kaldı. Kadınların mücadelesi ile elde edilen 6284 sayılı yasanın ise uygulamalarla önü kesilmeye başlandı. Dahası sözleşme gerekleri yerine getirilmediği, şiddetin azalmadığı bu koşullarda kadınlar açısından nafaka ‘erkeği mağdur ediyor’ çerçevesinde tartışılmaya başlandı.

Hem İstanbul Sözleşmesi’nin neden sağlanamadığını, hem de nafaka tartışmalarını HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm ile konuştuk.

İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması üzerinden 5 yıl geçti. Sözleşme uygulamakla hükümlü Türkiye maddeleri ne kadar yerine getirdi?

Evet, aradan 5 yıl geçti ve sözleşmenin hem İstanbul’da imzalanması, hem de ilk imzacısının Türkiye olması üzerinden çok büyük bir propaganda yapıldı. Ama ardından gelen sürece baktığımızda sözleşmenin birçok maddesi yerine getirilmedi. Evet, 6284 sayılı şiddetin önlenmesine ilişkin bir yasa çıktı. Birtakım yasal düzenlemeler yapıldı ama esas olarak pratik uygulamalarda hep bir geri çekilme zemini yaratıldı. Fiilen hakimler kararlarını değiştirmeye başladı. Uzaklaştırma kararlarını kısalttılar. Erkeğin evden uzaklaştırılması ve şiddetin önlenmesi kapsamında çok daha dar kararlar vermeye başladılar.

Ne gibi kararlardı bunlar?

Mesela 3 ya da 5 ay olacak uzaklaştırma kararları 1 ay verildi. Arkasından delil ve ispat koşulları getirmeye çalıştılar. Sözleşmenin fiili uygulaması olan yasal düzenlemelerin önüne geçmeye çalışan bir politik anlayışla karşı karşıya kaldık. Ama sözleşme sadece yasal düzenleme, cezai müeyyideler ve uzaklaştırma kararları kapsayan bir sözleşme değildi. İstanbul Sözleşmesi’nin asıl mantığı tüm toplumdaki erkek egemenliğinin kaldırılması ve geriletilmesini sağlayacak önleyici mekanizmaların da devreye sokulmasıydı. Yani bir toplumsal değişim dönüşüm.

Bunlar eğitiminden sosyal hayata, basın yayından sağlığa kadar tüm alanlarda kadın-erkek eşitliğini tanımayan anlayışın değişmesine yönelik birtakım politik hatların ve mekanizmaların kurulmasıydı. Yine önleyici koruma tedbirlerinin yani şiddet uygulanmadan yapılacak mekanizmanın da kurulması anlamına geliyor. Öte yandan kadına maddi yönden destek olabilecek, kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayacak politikaların da hayata geçmesi gerekiyordu.

Bunlara yönelik küçük kararlar olsa da işte kaymakamlık üzerinden tazminat alınabileceği gibi çok büyük ölçekte sağlanmadı. Mesela en önemli konulardan bir tanesi sığınma evleriydi. Kadına yönelik taciz, tecavüz ve şiddet gibi suçlarda acil alo hatlarının hemen müdahale edebilecek bir sistemde çalışması lazımdı. Kadının korunması için devletin hızla karar alması ve bu kararı gerçekten uygulaması gerekliydi.

Ki uygulamada birçok kadın, koruma kararına rağmen öldürülüyor…

Şu çok yaygın yaşandı ya koruma kararları vermedi mahkemeler ya da koruma kararına rağmen evet, kadınlar öldürüldü. Koruma kararlarının çoğu uzaktan çağrı üzerine, ‘sen butona bas geliriz’e dönüştü. Yani bir tür kadın şiddete uğradıktan ya da öldürüldükten sonra müdahale edilmesi şeklinde düzenlendi. Yakın korumalarda çoğu kez kadınlardan yol paralarının ödenmesi gibi taleplerde bulunuldu. Kadınlarsa bunu ödeyemedi çoğu kez. Dolayısıyla aslında etkisiz bir koruma oldu.

Öte yandan sığınma evleri kadınların kalmak istemediği yerler değil, aksine kendileri orada var edebildikleri ve hayata hazırladıkları yerler olmalıydı. Ama bunun yerine geçici dönemde kalan, oranın karar alma mekanizmalarına dahil olmayan bir birey gözüyle bakılıyor kadınlara. Zaten çok az sayıda sığınma evi açıldı. Bir yandan basın yayın organlarında kadın- erkek eşitliğinin işlenme biçimi, erkekliğin övülmesi, şiddetin meşrulaştırılması meselelerinin düzenlenmesi gerekiyordu.

Eğitim sisteminde bu eşitliğin sağlanması gerekiyordu; ama buralarda da 4+4’ler ile kız çocukların eğitimden uzaklaştırıldığı süreçler yaşadık. İktidarın son yıllarda daha da açıktan dillendirdiği bir politika var, kadın- erkek eşitliğine inanmadıkları, fıtratta olmadığı üzerine. İktidarın tüm kurumlarının bu sözleri söylediği süreçten geçtik. Diyanetten milli eğitime tümü, dinen kadının erkekle eşitliği olmadığına dair açıklama yaptı. Bunun ekonomik tarafını da yaşadık. Kadınlar güvencesiz işlere mahkum edildiği gibi sadece ‘anne’ olmakla tanımlandı ve ev içine hapsedildi. Kadının ekonomik olarak ayakta durabilecek bir zemini örmüyorsanız şiddetin devamı da buna bağlı olarak gelişir.

Bu ekonomik bağımsızlığın yanında nafaka tartışması son dönemde gündemde. Nafaka hakkı tartışmasını öncelikle nereden tutmak lazım bu tartışmalar çerçevesinde?

Bir kadını boşanmak istediğinden ayakları üzeninde durabileceği ekonomik bir desteğe ihtiyacı var. Normal şartlarda İstanbul Sözleşmesi’ne göre bunun devlet tarafından karşılanıyor olması gerekli ama bu sistem yok. Kadın ailenin ya da toplumun baskısından ev dışında bir yerde çalışamıyor. Ev içi çalışması ise görünmez bir emek oluyor. Siz orada mesai saati bile olmayan, sınırsız çalışma koşulları ile ücret almıyorsunuz. Boşandınız zaman çalışmak istiyorsunuz ama bir deneyiminiz yok ve ekonomik krizle artık işsizliğin çok yüksek rakamlara çıktığını da biliyoruz. O yüzden kadınların birden bire iş bulmaları mümkün değil.

İkincisi çocuklar genellikle kadında kaldığı için çocukla çalışmak çok daha zor. Çocuğu bırakacak ücretsiz alanlar ya da kreş yok. Öte yandan kadınlar zaten asgari ücrete çalıştırılıyor bunlar da kreşe verildiğinde evin bakımı nasıl karşılanacak?  Aslında nafaka yasada da yoksulluğa düşecek tarafa verilir deniyor. Neden hep kadınlara veriliyor çünkü yoksulluğa hep kadınlar düşüyor. Çünkü mal varlıkları erkekler üzerinde ki her ne kadar edinilmiş mal rejimi olsa bile şunu biliyoruz, çoğu kez erkekler bu malları kendilerinin değil başkalarının üzerine yapıyor. Dolaysıyla oradaki paylaşım da adil olmuyor. Evlilik boyunca kadın dışarıda çalışmadığı için iş bulma olanakları sınırlı kalıyor. Bu bile evlilik ilişkisinin kadını nasıl bir noktaya getirdiğini açık şekilde gösteriyor.

Ama hep erkekler bu nafaka sisteminin mağdurları gibi gösteriliyor.

Şöyle bir tartışma var onunla ilgili erkekler ‘hayatım boyunca mı ödeyeceğim ya da niye erkek ödemek zorunda’ diyor. Erkeğin ödemesi meselesi dediğim gibi yoksulluğa kadının düşmesinden dolayı ama zaten nafaka süresiz değil ki. Kadının yoksulluğu bitene kadar. Kadın bir işe başladığında ya da yeniden evlendiğinde kesiliyor. Karşı taraf bunun tespitini yapıp mahkemeye gittiğinde nafaka kesiliyor. Ama ödenen paralar çok düşük zaten. 200 – 300 lira hatta en çok 600 liraya çıkıyor nafaka rakamları. Türkiye koşullarından kim bu rakamlarla yaşayabilir? İstanbul koşullarını düşünürsek örneğin eve çıkmak isteyen kadın, 2 bin liradan aşağı konut bulamaz. Bunu bile ödemeye yetmeyen bir rakamdan bahsediyoruz.

Genellikle çocukların velayeti de kadında olduğu için onların da bakımı için para gerekli. Öte yandan birçok erkek maddi geliri çok olmasına rağmen düşük gelirli gösteriyor kendini ya da az önce verdiğim örnekteki gibi mal varlıklarını kendi üstlerine yapmıyorlar. Mahkeme de düşük gelire göre nafaka belirliyor. Burada erkeklerin mağduriyetinden bahsedemeyiz. Zaten evlilik boyunca kadının ev içi emeğinden faydalanıyor, bunun karşılığı ödenmiyor. Dengesiz kurulan ilişki çerçevesinde erkeğin fayda sağladığı bir yoksulluk durumu ortaya çıkıyor. Zaten nafaka o kadar kolay alınmıyor.

Bazı erkekler maaşından kesilmesin diye işi bırakmadığı halde sigorta kaydını sildiriyor. Alacak kişinin tekrar bir icra takibi için mahkemeye gitmesi lazım. Masrafı yüksek bir süreç bu ve çoğu zaman kadınlar, bunu takip edecek parası olmadığı için vazgeçiyor… Aslında burada devletin nafakayı kadına ödemesi daha sonra borçlu kimse ondan tahsil etmesi gerekiyor. Ama bunlar yerine nafaka kaldırılması tartışılıyor. Bu esasen “boşanmayın’ şiddete, tacize göz yumun aman aile kurumuna zarar gelmesin” demek. Şöyle bir politik hattan yürüyor nafaka tartışması iktidar açısından: Ailenin ayakta kalması için kadının sessiz kalması, erkeğin her türlü şiddete başvurması.

İstanbul Sözleşmesi tek taraflı bir sözleşme değil. Taraf başka ülkeler de var. Peki, bunu için denetleyici bir mekanizma yok mu?

Bununla ilgili bir rapor yayınlandı. Çok geniş de bir rapordu, birçok noktada eksikler olduğu ve bunların düzeltilmesi gerektiğine dair. Ama şöyle bir sorun var maalesef uluslararası sözleşmelerin çoğu politikanın diğer alanlarından bağımsız değil. O dönemki politik hatlar, çıkar ilişkileri belirleyici oluyor. AHİM kararları, Avrupa Konseyi’nin tutumunu ki bu mülteciler konusunda da benzer, görüyoruz neler olduğunu.

Ülkelerin çıkarlarından azade bir hukuk tartışması yok. Burada ülkelerin sermaye gruplarının çıkar meselesi devreye giriyor ve bazı dönemler sessiz kalınıyor bazense tavır alınıyor. Türkiye tek adam rejimi ve KHK’ler ile yönetilen bir ülke, hiçbir özgürlük alanı yok, buradan baktığınızda yapılanların çoğu imzalanan sözleşmelere aykırı ama bir yaptırım yok.

Yorum Yaz