Sahte umutları değil direnişi büyütelim

30

AZİZ TUNÇ

CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması, Türkiye de yaşanan siyasal atmosfer açısından, kendi özgül ağırlığından daha büyük gelişmelere yol açtı. CHP, Türkiye’nin ana muhalefet partisi, tutuklanan Enis berberoğlu, bu partinin bir milletvekilidir. Ana
muhalefet partisinin bir milletvekilinin, gazetecilik faaliyetinden dolayı suçlanması ve tutuklanması sık yaşanan bir durum değildir. Böylesine önemli bir gelişme, parti içinden de, toplumdan da farklı etkilenmeler ve sonuçlar yarattı.

CHP içinde yönetime hakim olan kesim, yani merkez yöneticiler ve kurmaylar, bu saldırı karşısında büyük bir şok içine girdiler. Bu kesimler yaşadıkları şoku kısmen atlattıktan hemen sonra, büyük bir panik içine girdi. O dönem yapılan kuru gürültü yaşanan bu panik
halini gizlemenin aracıydı.

Deniz Baykal’ın ve Muharrem İnce’nin ayrı ayrı temsil ettiği parti içi muhalefet odakları ise pusuda beklemeyi tercih ettiler. Bu durumu parti içinde kendilerini büyütmenin aracı olarak değerlendirmek istedikleri anlaşılıyor.

Bu saldırı karşısında AKP’nin zorbalıklarından ciddi biçimde rahatsız olan ve CHP’ye oy veren geniş toplumsal kesimlerin tepkisi ise daha farklıydı. CHP’ye oy veren kitleler, daha köklü, daha kapsamlı ve daha radikal bir tepki geliştirdiler. CHP’li hemen herkesin, memurundan işçisine, Kemalistinden, ulusal solcusuna, dindarından laikinine her kesimin belirgin tutumu, bu saldırının en sert biçimde göğüslenip püskürtülmesi şeklindeydi. O dönemde, CHP seçmeni, daha ciddi bir tepki ortaya koyması için CHP yönetimini zorlamıştır.

CHP yönetimi kararsızdı. Kitlesel eylemlilikler tercih ettikleri bir yöntem değildi. Bu tür kitle eylemlerinden uzak durmak, CHP’nin klasik tutumudur. Kontrol edemeyecekleri bir kitle enerjisiyle/eylemliliğiyle karşılaşmak, bütün sistem sahipleri gibi, CHP yöneticilerini de korkutuyordu.

Bu kaygılara rağmen birşey yapmaları gerekiyordu. CHP merkez yöneticileri, bir yandan kitlelerin ‘eylem yapalım’ baskısı, diğer yandan Erdoğan’ın gerçekten pervasızca kendilerini de içeri atabileceği korkusu ve ‘Erdoğan’ın gazabında korunma kaygısı’ arasında kalmış durumdaydılar. ‘Bu iki arada bir derede kalma’ hali, çok istemeselerde, CHP yönetimini Adalet Yürüyüşünü yapmaya karar vermesiyle sonuçlandı.

Yöntem olarak Ankara’dan İstanbul’a kadar sürecek bir yürüyüşün belirlenmesinden bir kaç nedenin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan konumuzla ilgili olan nedenlerden birisi, güzergahın uzun ve günlerce sürecek olmasından dolayı, kitleselliğinin fazla olamayacağı beklentisidir. Bir diğeri de böyle bir eylemlilikte, kitleselliği kontol etmenin daha kolay olabileceğinin, dolayısıyla sınırlandırma kararının daha rahat uygulanabileceğinin öngörülmesiydi. Böylece bütün gelişmelerin daha kolay kontrol altına alınabileceğinin hesaplandığı görülmektedir.

Adalet yürüyüşüne karar verilirken ve devamında basına yansıyan bilgiler, belirtilen değerlendirmelerin kaynağını oluşturmaktadır. CHP’nin merkez yönetiminin bu konudaki fazlasıyla ürkek, çekingen ve kararsız tutumu, tartışma gerektirmeyecek kadar açık ve netti. Parti içi muhalefet odaklarının bu gelişmeden ganimet çıkartmaya
çalıştıkları da biliniyor. CHP’nin alt kademe yönetcileri, halk içindeki aktivistleri ve CHP’ye oy veren geniş kesimleri ise coşku ve heyecanla bu yürüyüşü örgütlüyor ve büyütmeye çalışıyorlardı. Onların, yani halkın, Erdoğan faşizmini yıkmaktan başka hiç bir hesapları
yoktu, kafaları berrak, yolları aydınlıktı.

Adalet Yürüğüşü, CHP yönetiminin istediği gibi gelişmedi. Tam tersine,
demokrasi isteyen geniş kitleler tarafında sahiplenildi. CHP
yönetiminin bütün engellemelerine, bütün sınırlandırmalarına rağmen
hem katılım beklenenden daha geniş oldu, hem de eylemin içeriği esas
olarak demokratik bir muhtevayla dolduruldu. HDP’nin Adalet Yürüyüşünü
desteklemesi, bu konuda özenli ve ölçülü davranması yürüyüşün
kitleselleşmesinde önemli bir rol oynadı.

CHP yönetimi, Adalet Yürüyüşünün demokratik muhtevasında ve kitleselleşmesinden ürktü, kaygılandı. Bu durumu düzeltmek, bir denge kurmak için bazı düzenlemeler yapmaya çalıştı.

Büyük boy bayraklarla yürüyüşe farklı bir hava verilmek istenmesi, bu kaygıların sonucuydu. Bu yolla Erdoğan’ın gönlünü almaya çalıştılar ama iş işten geçmiş Erdoğan, öfke krizine girmişti. Adalet yürüyüşünün kazandığı bu demokratik muhteva ve kitlesel güç, Erdoğan’ın çıldırması ve gazaba gelmesi için yeterliydi.

Erdoğan’ın öfke krizi yaşadığı andan başlamak üzere, devletin bütün
mekanizması kullanılarak , CHP’ye ve genel başkanına, en yüksek
perdeden, saldırılar başlatıldı. Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP
milletvekillerine dair her yolla ve her türden saldırmak, en revaçta
iş oldu. Açık açık tutuklamakla tehdit edildiler. Böylece sopanın ucu
gösterilmiş oldu.

Bu gelişme üzerine, Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi durumu yeniden değerlendirdi. Erdoğan’ın şaka yapmadığını, CHP genel başakanı dahil bir çok CHP’linin tutuklanabileceğini anladılar.

O andan sonra rüzgarlar yön değiştirmeye başladı. Büyük ihtimalle, daha önce Erdoğan’ı kurtaran D. Baykal’ın yaptığı gibi, birkez daha kriz çözen, muhteber, akil insan olarak birileri devreye girdi ve rolünü oynadı. ‘CHP, tutumunundan ısrar ederse tutuklanmaların
kaçınılmaz olduğu, Türkiye’nin bölünmenin eşiğine geldiği, bu durumda Erdoğan’ı desteklemekten başka bir yol bulunmadığı’ anlatılarak, CHP, ‘kitlelerle ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etmekten’ vazgeçmesi gerektiğine ‘ikna’ edildi. ‘Aba altında gösterilen bu sopa’dan sonra, bir kaç gün önce Kılıçdaroğlu’nun tutukluluğundan söz
eden Erdoğan’ın birden bire, ‘ben öyle demedim’ dediğini yazdı gazeteler. Hesap görülmüş, CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun defteri dürülmüştü. CHP’ye ve K. Kılıçdaroğlu’na diz çökmek dayatılmış, onların sahte de olsa kahramanlık pozlarına giremeyeceği anlatılmış ve
geri adım atmaları için bir fırsat, bir şans verilmişti.

Ve CHP hemen bu fırsatı değerlendirmek için ve bir özeleştiri aracı olarak, Adalet Kurultayını düzenledi. Yaratıcı bir fikirdi. Adalet Kurultayı ile, Adalet Yürüyüşünün ortaya koyduğu enerji ve talepler savunuluyormuş gibi davranılmış olunacaktı. Ama daha çok bu talepleri bastıran, kitlelerden doğan heyecanı ve coşkuyu yok eden bir etkinlik
işlevi görecekti, Adalet Kurultayı.

Adalet Kurultayına, cezaevlerinden yapılan katliamının mimarlarından Hikmet Sami Türk davet edilmiş, ancak en çok adalete ihtiyacı olan HDP yok sayılmıştı. Adı adalet olan kurultayda, Erdal Eren’le Mustafa Pehlivanlıoğlu yana yana konmuştu, en büyük adaletsizlik yapılarak. Erdal Eren, 12. Eylül faşizminin idam ettiği bir devrimci, Mustafa
Pehlivanlıoğlu kahve basıp halkı katleden faşist çetecilerden birisi. Bunların ikisinin sadece ölüm benzerliği var, başkaca hiç bir ortak noktaları bulunmamaktadır. Kaldı ki her benzerlik, aynileştirmek için yeterli değildir. Böylece faşistlerle devrimcileri eşitlemek, çok açık ki faşizme hizmet eden, faşizmin başvurduğu bir propağanda yöntemidir.
Bu yaklaşımdan Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet çıkar, adalet çıkmaz.

Adalet Kurultayı ve içeriği ile sağlanan gelişmeler, Erdoğan tarafında yapılmış bir operasyonun sonucudur. Bu operasyonla CHP, Erdoğan’a teslim edilmek istenmektedir. Bu Adalet Kurultayı ile Kılıçdaroğlu’nun özür dilemesi sağlanmıştır. ‘Ben yaptım sen yapma, ben bu devletin katilleriyle birlikte olmaya hazır ve nazırım’ denmesine imkan
yaratılmış oldu. Bu yaklaşımla CHP’nin Yenikapı Ruhuna dönmesinin yolu açıldı. Bu politikadan ne adalet kazanılır ve ne de demokratik bir mevzi elde edilir. Bu şekilde, Erdoğan faşizmine pirim verilerek, onun güçlendirilmesi sağlanır,demokrasinin kazanılması değil.

Adalet Kurultayı ile ortaya konan tutum, CHP yönetiminin bundan sonraki politikalarının belirlenmesi açısından da önemlidir. bu kurultayla birlikte, CHP yöneticileri şahsında CHP’ye umut başlamanın ne denli anlamsız v eriskli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. CHP yönetiminin bu ikili oyununu, CHP’ye oy veren, demokrasi ve laiklik isteyen geniş kesimlerin dikkatle izlemesi gerekir.

Bu gelişme karşısında CHP seçmenlerine, aktivistlerine ve duyarlı yöneticilerine büyük bir sorumluluk düşmektedir. Milyonlarca CHP seçmeni, oy’larından ve desteklerinden doğan gücün, Erdoğan’ın planlarının bir parçası olmasına izin vermemelidirler. Erdoğan’ın
korkutmalarına, santajlarına teslim olmamak, bugünün en devrimci görevidir. CHP’ ye oy veren geniş kesimlerin, bu uğursuz yapılanmanın önünü alması, buna engel olması ve CHP’li kitleleri faşizme karşı birleşik mücadele cenahına yönlendirmesi gerekiyor.

Erdoğan faşizmine karşı, başta Kürtler, Aleviler ve tüm demokrasi güçleriyle birlikte mücadele edilerek sonuç alınabilinir. Erdoğan’ın faşizmini yıkmanın bunun dışında hiç bir yöntemi bulunmamaktadır. Boyun eğmek, teslimiyet, kazandırmaz, daha büyük kayıplara yol açar. Direniş, her durumda kazanadırır. Sahte umutlarla geçirilecek zaman
kayıptır, geleceği kazanacak olanlar direnişi büyütenlerdir.

Yorum Yaz