Bayram günü kanlı, barış günü kavgalı; Memlekette Zafer Bayramı

36

ALİ KÖYLÜCE

Türkiye basınına bakarsak çifte bayram var.Vatandaş Kurban bayramını,devlet Zafer bayramını ,ikisi birden kanlı bayram manzaralarını  paylaşarak,zafer sevincini yaşıyorlar.Zafer bayramını bir barışı getiren bir vesilesi olarak değil,düşmanı denize dökme hazını yaşamanın zirvesi olarak anımsatıp, düşmanlığı sürekli canlı tutma ve pusuda mevzilenme ruhuna  vesile olarak kutlamalar yapıyorlar.

Mesala aynı günlere denk gelen Dünya barış gününü bırakın kutlama programları ve tarihsel varoluş sebeplerinde yaşanan acıların,böyle bir günü neden taplumlarda hassas kılmasını anlatmak, barış isteyen ,barışın mesajları için yürüyen,toplanan veya bir şeyler yazanlara karşı ,saldıran,kovalayan,tutuklayan uygulamalar ve politikalar ile adeta bu topraklara barışın gelmesini engellemek için her türlü melaneti uyguluyorlar.

Bu kan üzerine inşa edilen toplumsal ruh hali,artık her türlü kan ve vahşeti doğallaştırıp kanıksatan bir sonuç da üretmiştir.Türkiyede yaşayan veya yurt dışında Türkiye ruh haliyle yaşayan her türk için,dünya onların düşmanlarından ibaret bir gezegen durumundadır.Bu dünyada güvenilecek hiç kimse yoktur.Etraf düşmanlarla çevrilidir.Bunun için sürekli kendi devletinin  ve yöneticilerinin etrafında toplanmak ve onların gösterdiği hedeflere karşı durmak bir milli hatta tanrısal dini görev gibidir.

Böyle bir sosyoloji yaratan Türki sistem, tarihi ve dini kendi ürettiği ezberler üzerinden ,bu topluma pompalıyarak gerçeğinden farklı özel tasarlanmış suni bir tarih ve din anlayışı ve bilgisi ile neredeyse genetik bir toplumsal hafıza oluşturmuştur.Bu hafızayı canlı tutmak ve bireylerin bunu sorgulamasına fırsat vermemek için, tüm basını-yayını,ünüversiteleri,milli eğitim sistemine bağlı okul ve eğitim müfredetları, Diyanet işlerine bağlı Cami ve haricindeki tüm dini tarikatları ile, toplumu adeta bir örümcek ağı içine almıştır.

Bu ağın dışına çıkabilen bir  Türk ve Müslüman birey ise derhal vatan haini ve kafir olarak hemen ceyalandırılmıştır.Ya asılmış,ya zindana kapatılmış yada sürgünde ölmesi sağlanmıştır.Bu sisteme muhalif türklerin tümü kendi toplumundan afaroz edilip,devletin darında ,milletin seyranında cezai katle vacip olarak ,sahipsiz kılınmışlardır.Bu nedenledir ki,bu millet düşünmekten korkar ,sorgulamaktan ürker,alimi ile, bileni ile, güleni ile  hep dini ve ırkı milli bir pencereden bakar, ittiat kültürü satar,kulluk öğütler,Malazgirtden İstanbula,İstanbuldan balkanlara, mezopotamyadan anadolu ve arabistana velhasıl yedi düvelin nasıl ve ne şekilde sahibi olduğunu bir kerecik dahi düşünmez.

Bu toraklarda gasp ettiklerinin kimin malı,emeği, hakkı olduğunu hiç düşünmediği için,dünyanın kuruluşundan bu yana, buranın efendisi olduğunu ve hakkını istenleri de hain ve ihanet içindeki nankörler olarak düşünür.Çünkü bebekliğinden itibaren böyle beller,böyle öğrenir ve böyle yetiştirilir.O neden ile Araba güvenilmez,Ermeni gavurdur,Kızılbaş kafirdir,Kürt haindir der.

Dünya cografyasında yerini bilmediği nice düşmanı vardır.Atalarının ,Ceddinin tarihini de bilmez.Bilmek bir yana,öğrenmek de istemez.Çünkü atalarının kim veya kimler olduğunu öğrenmekten dahi korkar.Kafatasçı türk olduğunu savunur,genetiği türk değildir.Halis müslüman olduğunu savunur,atasının bu dini nasıl kabul ettiğini merak etmez- bilmez.

Tam bir kurmacadır.Bu kurmacanın zembereği ne zaman boşanır ise kendi öz gerçeği ile karşılaşır.O güne kadar türk bildiğinin,türk olmadığını,dindar müslüman bildiğinin, dindar olmadığını, velhasıl yıkılan duvara benzer.Çöker kalır,moloza döner.Hiç kimseye yaranamaz ve hiç bir işe yarayamaz.O nedenle gerçekle yüzleşmekten korkar.Kendi ve toplumsal hakikatından kaçar.Kendi olmak istemez.Yetiştirenlerin verdiği role razı olur.Çünkü hiç değil ise bir figüranlık rolü vardır.Bunu da kaybetmek istemez.Onun için var olmanın tek imkanıdır.

Şimdi bu kurmaca denilen asimilasyon yöntemine son yıllarda giderek alevi inanç mensuplarıda kendini kaptırmış durumdadır.Devlet menşeili plan ve politikalar çerçevesinde piyasaya pompalanan ve aleviler içinde bu iş için görevlendirilenlerin de aracılığı ile kendi aslını ve neslini,yolunu ve felsefesini düşünüp danışmadan kimi ezberlerin peşine takılıp,kendi özüyle çelişen kuralların içine kapılıp gidiveriyor.

Bu konuda bir uyaran,doğruyla eğriyi anlatan olmaz ise,bu bir virüs gibi yayılıp gidecek.Bu sorumluluk bireysel olarak herkese ama toplumsal olarak kurumlara düşüyor.Alevi Kurumları inançlarının felsefesi gereği neyin hak,neyin nahak olduğunu önceden anlatmak,duyurmak ve uygulamak zorundadır.Bu en önemli irşat ve rehberlik görevidir.Toplumunu bu gayri insani ve düşünülmeden yapılan ezberlere karşı uyaramayan ve koruyamayan hiç bir toplumsal kurum asli görevini yapmış sayılamaz.Hele bu kurumlar Alevilik gibi ,kılı kırk yaran bir İnsani felsefenin adı ile kurulmuşlar ise, tarihin karşısında HAKKIN DARINDA inemezler.

Şimdi bu perspektivden ,tarihi toplumsallık süzgecinden geçirerek KURBAN’a , BARIŞ’a ve ZAFER’e ilişkin alevi felsefesi ve inancı ne diyor.Nasıl yaşamalıyız ve nasıl karşılamalıyız.Aslımıza neslimize ve felsefemizin özüne koyduğu İNSAN’ı ,DOĞAYI ve CANLIYI kutsayarak,tümünü birlikte görüp HAK sayarak ve haklarına saygı duyarak mı,yoksa Zulumat dünyasını hakim kılmak isteyenlerin, ezberlerine kapılıp,Vatan Millet Sakarya Zaferlerini kutlayıp,Kanlı Kurbanlar ile Kan deryası yarışına katılarak mı?

Alevi kurumları ve Pirleri toplumu HAK için  irşad etmek ve seferber etmek  birinci vazifedir.İnanmazsanız tarihe ve Ceddinize bakınız. Ulularımızın mücadele umutlarını kaybetmeden,hak ve hakikat yolunda yürüyüşünü dile getiren bu dizelerde söylediği gibi;

‘’Kamil Olan Kalmaz Naçar

Gam Yeme Gönül Gam Yeme

Kara Gündür Gelir Geçer

Gam Yeme Gönül Gam Yeme’’.

Diyerek gelecek günlere olan  umudumuzu taşıyalım.

Gelecek BARIŞIN hakim olduğu,İnsanlığın eşit haklara kavuştuğu, herkesin hakkına razı olduğu, inancımızın RIZA dünyası olsun.

Yorum Yaz