Alevi inancında düşsel bir toplumsal proje: Rıza kenti

151

ALİ KÖYLÜCE

Alevi felsefesi,din(inanç) alanının dışın da yapılanıp şekillenen doğacı insan merkezli bir felsefedir.İçinde yaşadığı dünyanın karşısına konulan insanın,doğanın ve toplumun bir parçası olarak,doğayla ve toplumla bir hesaplaşmasıdır.Metafizik düşünceyi dönüşüme uğratarak,aklı belirleyici kılmanın çileli ve uzun erimli bir çabasıdır.

Alevilik –Bektaşilik’de bireyin önemi,eylemlerin de ve uğraşların da Alevi topluluğuyla ne ölçüde ilgili olduğuna,ortak esenliğe ne ölçüde katkıda bulunduğuna göre belirlenir.Belirleyicilik toplulukta ve toplumsallıktadır.

Bu anlayışı günlük yaşama indirgemek üzere,Alevi ütopyası olarak öne çıkarılan ve İnsanlığa kesin kurtuluş getirecek düşsel proje olarak tasarımlanan,’’Kamil Toplum Projesini’ nin Şeyh Bedrettin de çarpıcı tümcelerle anlatılmasının temelini, belki de ilk örneği durumun da bulunan ve Buyruk da Rıza Şehri anlatımıyla kurgulanan tasarıma bakalım.
Işık felsefesi ve Dört Kapı Kırk Makam öğretisi ile kurtuluşa taşınan,yani kamil insan konumuna yükselen insan,artık kendini toplum hizmetine adayacak ve kamil toplum projesinin gerçekleşmesi için bütün gücüyle çalışacaktır.Bu proje Kent-toplum bağlamın da ele alınıp kurgulanmıştır.

Buyruk daki ‘’Rıza Kenti’’ Aleviliğin geleceğe yönelik arzuladığı ve yaratmak istedigi düşsel kamil toplumun’un bir anlatımı olarak algılanabilir.Bu proje toprağın temel üretim zemini’ni oluşturduğu ve köylülüğün en yoğun ezilen sınıf olduğu Ortaçağ koşulların da, sınıflı toplum öncesinden taşınan ilkel eşitlikci toplum değerlerinin güdücülüğünde,gelecekte insanlığa kesin kurtuluş getirecek olan ve böyle inanılan düşsel kurtuluş projesidir.
Sınıfların olmadığı,paranın ortadan kalktığı,herkesin gereksinimine göre tükettiği,özlemine göre yaşadığı bir düzenin kurulmasını buyruk daki bu söylence ile yüzyıllardır canlı tutmaya çalışılan,geleceğe yönelik bir rüyanın projeye bağlanmış biçimidir de diyebiliriz.

Şimdi Buyruk da anlatılan bu hikayeye bakalım;’’Bir zamanlar bir Sufi dünyaya seyahate çıkar.Birgün yolu bir kente düşer.Bu kent, şimdiye değin gördüğü kentlere benzemiyordur.Sabah zamanı herkes işine gücüne gitmekte,sessizlik içinde yaşam sürmektedir.Kentin alışılmamış bir düzeni vardır.Sufi,kentin bu düzenini görünce şaşar kalır.Öyle ki,yaklaşıp birine bir şey sormaya cesaret edemez.Karnı acıkmıştır.Kenti gezerken bir fırın görür.Ekmek almak için içeri girer.
Sufi:
Fırıncıya para uzatarak ekmek ister. Ama fırıncı hayretle paraya bakar.
Fırıncı:
-Nedir bu ? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık.büyük savaşlar verdik.Anlaşılan sen Rıza kentinden değilsin.Dünyalı olmalısın der.
Sufi:
-Evet ben bu kentten değilim diye karşılık verir.
Fırıncı:
-Belli oluyor.Dur,öyleyse seni görevlilere teslim edeyim.Onlar seninle ilgilenirler.Bizim kentimiz de para pul geçmez’der.
Sufiyi görevlilere teslim eder.Görevliler önce kendi aralarında tartışırlar.İçlerinden biri:
-Meclise götürelim.Ulular karar versin’ der.
Diğerleri de bu görüşe katılırlar.Bunun üzerine tümü Meclisin yolunu tutar.Yol boyu Sufi düşünür.İçinden:
-Paranın geçmediği bir kent.Görevliler, Ulular meclisi.Ne büyük,ne görkemlidir ulular meclisi diye hayal kurar ve geçirir içinden.
Neyse bir süre yürüdükten sonra divana varırlar.Ama sufi bu kez iyice şaşırır.Çünkü divan denilen meclis, hiçde düşündüğü gib büyük vr göz kamaştırıcı değildir.Düşündüğünün tam tersidir.Sessiz bir köşede küçük bir yapıdır.Yerlere basit kilimler serilmiştir.Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını tartışmaktadırlar.
Görevliler uluları selamladıktan sonra:
-Bu dünyalı kentimize girmiş.Acıkmış,ekmek almak için bir fırına girmiş.Fırıncıya para vermeye kalkışmış.Yabancı olduğunu anlayan fırıncı gelip bize teslim etti
.Ne yapalım ? diye sorarlar.Ulular:
-Neden buraya getirdiniz?Törelerimizi biliyorsunuz.Konakda bir yere yerleştirin.Aşevine götürün.Gerekeni yapın! Diye buyururlar.Bunun üzerine görevliler Sufi ile birlikte geri dönerler.Önce Aşevi’ne götürürler.Karnını doyururlar.Sonra konuklariçin yapılmış olan konağa götürürler.Bir odaya yerleştirirler.Sufiye kentte ne yapması, nasıl yaşaması gerektiğini anlatırlar.
-Burada para pul geçmez.Burası rıza kentidir.Rızalıkla her istediğini alır,her istediğini yaparsın’ derler.’Yeterki rızalık olsun.Bunu unutma’ diye de uyarırlar.
Sufi konağa yerleşir,gezip dolaşır.Rahatı yerindedir.İstediği yerde yiyip içer.Hiç kimse –Ne arıyorsun ? diye sormaz.Birkaç gün sonra eşyalarını toplar.Kentten ayrılmak ister.Ama giderken görevlileri karşısında bulur.
Görevliler:
-‘Gidemezsin’ derler.
-‘Bu kent rıza kentidir,adı üstünde.Sen buraya rızan ile geldin.Biz’de sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık.Bu kentte kaldığın sürece bizden razı kaldın mı’ ?diye sorarlar.
Sufi:
-‘Kuşkusuz razı kaldım,sağ olun’ diye karşılık verir.
Görevliler:
-‘Şimdi bizim de sen’den razı kalmamız gerek.Bu yiyip içtiğin,yattığın günler için çalışman gerek’ derler.
Sufi:
-‘Mademki töreniz böyle,çalışayım’ der ve kabul eder.
Görevliler sufi’ye yapabileceği bir iş verirler.Konakladığı odadan alıp,daha büyük bir eve yerleştirirler.artık o da rıza kentinin bir insanı olmuştur.Her sabah işine gider;akşama değin çalışıp evine döner.Yavaş yavaş dost,arkadaş edinme çabasına girer.Ama her kiminle konuşmaya kalksa ilk sorulan; ‘sen dünyalımısın?’ sorusu olur.Bu kentin bütün insanları kavga,çekememezlik,kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmış durumdadır.Böylece günler aylar geçer.Sufi kenti iyiden iyiye sever.Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçer.Bu kentte kalmaya karar verir.Ama hala yalnızdır.Biu kentte kalmaya karar verir.Ama hala yalnızdır.Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açılır:
-‘Sizin bu kentte nasıl evlenilir?’ diye sorar.Arkadaşı:
-‘Kentin ortasındaki bahçe var ya,işte orada her cuma günü tanışmak,dost edinmek isteyenler toplanır.Gençler gelirler.Herkes orada beğendiği,anlaştığı biriyle evlenme yolunu arar.Orada tanışırlar.Anlaşırlarsa evlenirler.’ der.
Sufi Cuma günü söylenilen bahçeye gider.Kocaman bahçe tıklım tıklım doludur.Rengarenk türlü giyisiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşmaktadır.Genç kızlar, oğlanlar sohbet etmektedir.Birbirini beğenip anlaşanlar, el ele tutup uzaklaşmaktadır.Anlaşamayanlar ayrılıp başkasına yaklaşmaktadır.Sufi olup bitenleri bir süre hayranlıkla izler.Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaşır.
Ama o bacının ilk sorusu:
-‘Sen dünyalımısın?’ olur.Sufi aylardan beri bu soruyu duymaktan iyice bıkmıştır.
-‘Evet ben dünyalıyım, ne olacak?’ diye karşılık verir.Bacı:
-‘Davranışlarından hemen belli oluyor.Ama alınma,zararı yok.senki beni kendine eş seçmek istiyorsun,bu konuda ben de sana yardımcı olurum.Davranışlarını düzeltirsin’ der.
Bacı ile sufi arkadaş olmaya karar verirler.İşden artan zamanların da buluşup konuşurlar.Sufi bir gün bacı ile buluşmaya giderken,yolun kıyısın da kocaman bir nar bahçesi görür.Bahçenin ne duvarı,ne bekcisi ve ne de başka bir korucusu vardır.Hemen bahçeye dalar.Kimse görmeden bahçeden birkaç nar koparır.Yakalanırım korkusuyla,acele davranıp ağacın birkaç dalını kırar.Ama ne gelen vardır, ne de soran. Sufi narları toplayıp,bacı ile buluşacakları yere gelir.Henüz bacı ortalıkda yoktur.Narları bır tabağa koyar.Masanın üzerine yerleştirir.Bacının gelmesini bekler.Bir süre sonra bacı gelir.Narları görmesine karşın hiç ilgilenmez.Oysa sufi, bacının narları görünce ilgilenmesini ve sevinmesini beklemektedir.Bacı her zaman ki gibi yerine oturur.O zaman ,sufi dayanamaz ve narları bacı’ya gösterir.Bacı:
-‘Bunları nereden aldın ?’ diye sorar. Sufi narları nereden kopardığını söyler.
Bunun üzerine bacı:
-‘Beni düşündüğün için sağol.ama o bahçenin yerini varlığını ben de biliyorum.Canım isteseydi gidio ben de alabilirdim.Şimdi canım nar istemiyor.Bu narlar burada boşuna çürüyecek.Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız.Gelirken öğrendim.Narları koparırken bahçeyede büyük zarar vermişsin.Oysa daha dikkatli davranıp,bahçeye zarar vermeyebilirdin.Burada senden kimse bir şey kaçırmıyor ki…Bunca zamandır rıza kentin de yaşıyorsun.Bu kentte rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin.Şimdi anlıyorum sen bu kente ayak uyduramayacaksın.’

Bunları söyledikten sonra,bacı sufiyi bırakıp gider.Görevlilere söylemiş olmalı ki,görevliler sufinin yaptığını ulular meclisi divanına bildirirler.Divan sufinin durumunu tartışır.Sonun da sufinin rıza kentine uyamayacagına karar verir.Bunun üzerine görevliler,Dünyalı sufiyı rıza kentinden atarlar.

Yukarıdaki ‘Düşsel Toplum Projesi’nin yaşamdaki uygulamasını, bir kısa örnek ile anlattıktan sonra şunu söyleyebiliriz:
Alevi felsefesi İnsan merkezli bir bilgelik felsefesidir.Aklı inançdan, bilimi dinden bağımsızlaştırabilmek için,Alevi felsefesi olarak adlandırılan bu geleneksel bilgelik felsefesini temel almak durumundadır.
Düşsel toplum projesine baktığımız da,bireyin önemi,eylemlerinde ve uğraşıların da toplumsal grupla ne ölçüde ‘’ilgili’’olduğuna,ortak esenliğe ve yaşama hangi katkıda bulunduğuna göre belirlendiğini görmekteyiz.Yani bireyin yaptığı her şey için topluluk(toplum) ön koşuldur.
Topluluğun önkoşul olması, bireysel mülkiyetin olmadığı,her şeyin herkese ait olduğu ve gereksinimlere göre paylaştırıldığı,toplumsal tasarımı öne çıkarıyor.Bu nedenle Alevi-Bektaşi inancının ütopyası,göksel değil,bireyin topluluğa ve doğaya karşı sorumluluklarından ve toplumsal- dogasal yükümlülüklerinden doğar.Böyle olmakla birlikte,alevi öğretisi bireycilikle karşıtlık içinde bulunmaz.Kolektivizm ve bireycilik bağlamında,topluluk üyesi birey, kendi varlığını kanıtlamak için, kendi özerkliğini talep eder.
Şöyle açıklayabiliriz; Felsefeleştirilmiş bir İnanç olan Alevi felsefesi,laikliğin ‘düşünsel’ zeminini oluşturur.Alevi Toplumsal Projesi ise,laikliğin kitle zeminini oluşturur.Görüldüğü gibi Alevi-Bektaşi ütopyası,kendi geleneksel yaşama biçimlerinin bir parşasıdır.Yaşama biçimi eğitim,toplumsal denetim ve rütüellere katılımla iletilir ve içselleştirilir.Bu nedenle geleneksel yaşama biçiminin terk edildiği yerlerde bu ütopya yer yer örselenir.
Alevilik.Bektaşilik ‘’İslamlaştırıldığı’’ölçüde, Alevi-Bektaşi ütopyası yok olur.Onun bu dünyada yaratmak istediği yaşam ütopyasının yerini,öbürdünyadaki(olmayan) ‘cennet’’ alır.
Alevilik-Bektaşilikte topluluk dendiğinde iki şey anlaşılır:
a- Yaşayan bireylerin oluşturduğu topluluk,
b- Ölmeden evvel ölmek zemininde Hakk’a yürümüş olanların yeni don’daki kimliklerinin oluşturduğu ‘’can birliği’’ anlamında topluluk.
Bu açıklamadan sonra şöyle de söylenebilir; Alevi-Bektaşi ütopyası,kaynağını bireyin,topluluğun yaşayan ve Hakk’a yürümüş olan üyelerinin oluşturduğu topluluğa karşı düşünce ve eyleminden alır.Ortodoks Tanrı’dan değil.
Burada bir düşünme aracı olarak ve bireyin topluluğa karşı ilişki aracı olarak söylence devreye girer.Söylenceler (hikayeler) ,bireyin ötesinde,halkın hayal dünyasının eseri ve tek gerçeğidirler.
Bu açıklamadan sonra araştırmacı yazar Esat Korkmaz, Alevilik-Bektaşilik terimleri sözlüğün de Aleviliği şöyle tanımlıyor:İsa şeriatına tavırlı Anadolu yerli halkının,Muhammed şeriatına tavırlı Ali yandaşlarının ve medeniyetin sömürücü özüne tavırlı Asya (Mezopotamya,iran v.s) kökenli insanların,Anadolu’da yarattığı,Doğatanrıcılık ve İnsantanrıcılık temelinde,geriye dönüş kültüyle kendisini islamın doğuş koşullarına taşıyan,Hz Muhammed’den sonraki üç halifeyi tanımayan,Hz. Ali’yi halife kabul eden,onun soyundan gelen yada izinden giden tüm batıni mezhep ve tarikatları kapsayan,kendine özgü kuralları ve törenleri bulunan inanç sistemi (felsefi-dinsel-siyasal ögreti).Şöyle devam ediyor:
‘’Özkaynaklarından sentezlenen alevi felsefesi ve onun insan,evren ve Tanrı tasarımı ‘ikirciksiz’ gün yüzüne çıkarılmadığı için,bir Alevi kendi çağdaşlığını,aydınlanmacılığını,demokratlığını,ile riciliğini ya da ahlaklığını,iyiliğini,güzelliğini sorgulayacak dünya görüşüne uygun biçimde ayakları üzerine dikecek ölçütten de yoksun kalıyor.Bu durum bilgisiz kalmanın,kendi kökeniyle iletişimi kesmenin ötesinde,yoğun bir yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor.Süreç içinde;
1-Alevi felsefesinin doğatanrıcılık yanının,Tanrı-Evren-İnsan üçlemesi biçiminde dışa vuran doğasal diyalektiği;toplumsal diyalektiği yansıtması gerekirken bu diyalektiği gizleyen İnsantanrıcılık anlayışı,’’Hak-Muhammed-Ali’’ üçlemesi biçimin de öne çıkarılarak perdeleniyor.

2-‘’Hak-Muhammed-Ali’’ üçlemesinin özündeki diyalektik kavranmadığı için,evren,insan ve toplum sorunları akıl alanından inanç alanına,felsefe alanından Tanrıbilim alanına taşınıyor.Alevi felsefesi Tanrıbilim olup çıkıyor.Yani dinsel bir renge bürünüp,yansıtılıyor.

3-Sonunda olan hem Alevilere,hem de Aleviliğe oluyor.İnancını aklına indirgemek,idealizmini materyalizmine dönüştürmek için nesnel – toplumsal bir evren görüşü (dört kapı kırk makam) insanlığı kurtuluşa taşıyacak bir toplumsal proje(kamil toplum) yaratan dünün Aleviliği bugün;aklını inancına taşımak,materyalizmini idealizmine dönüştürmek isteyen (sınıf atlamış veya asimile edilmiş) kimi Alevilerce egemen sınıflara ‘’altın tepsi’’de sunuluyor.
Anısız(geçmişsiz) ve geleceksiz bir Alevilik,Ortaçağın günümüz kılıklı sömürücülerinin elinde ‘’iç kimlik bunalımını şifa sayan’’ bir ‘’dine’’dönüşüyor.Çağdaş toplumun karnına, sindirilmesi zor bir lokma olarak balyoz gibi iniyor.’’
Aleviler bu duruma, ya tarihsel geçmişin perspektivinden yaklaşarak müdahale edecek,ya da egemen ve asimilasyoncu güç ve çevrelere teslim olmayı kabul anlamına gelen,seyirci kalacaklardır.
Binlerce yıllık tarihi mücadele bayrağını elleri ile indirecek ve sonu ‘’Cami’’de biten karanlık yola girip yürüyecekler.
Kaynaklar:
– Alevi İnancıcında Temel Bilgiler / Ali Köylüce
– Ansiklopodik Alevi-Bektaşi Terimleri Sözlüğü / Esat Korkmaz
– Buyruk

Yorum Yaz